16 Eylül 2009 Çarşamba

Bu oyun zor mu kolay mı?


UEFA avrupa ligi -ön elemeleri saymazsak- bugün başlıyor. Maçları yayınlayacak olan D-smart'ın reklam filmleri de reklam kuşaklarının demirbaşlarından oldu. Reklamda, Yetkin Dikinciler tok sesiyle "Bu oyunda kolay olan bazen zordur" diyor, o sırada Guiza'nın bu seneki bir ön eleme maçında kaleciyi geçtikten sonra topu boş kaleye yuvarlamak yerine direğe nişanlamasını gösteriyor; akabinde "zor olan ise bazen kolay..." sözüne mukabil ekrana gelen görüntü Kewell'in geçen yıl Bordeux'ya ceza sahası dışından attığı muhteşem gol. Şimdi bu görüntüler oyunun kolay ve ya zor olduğunu mu gösterir; yoksa Guiza'nın beceriksiz, Kewell'ın yetenekli olduğunu mu? İyi oyuncu için oyun kolaydır, beceriksiz olan için ise zor...

Gemiler Kalkarken

Yaslaniyor oldugumuzun en itiraz edilemez kaniti, hafizanin en korunakli kisimlarindaki sahne ve seslerin sahibi insanlarin birer birer gemiler kaldirmasi galiba bu alemden. Patrick Swayze'nin vefat haberinden sonra bugun de Orhan Atasoy'un vefat haberi geldi.

1994 Subat'inda, yeni tasindigimiz mustakil evin cati katindaki kucuk odada, 37 ekran televizyonda MTV izlemek gibi kisa sureli bir zevk gelistirmistim. Mutat sikilganliklarimdan degildi zevkin kisa surmesi. MTV karasal yayinda cok kisa bir sure icin hizmet vermis, hemen sonra da kesilmisti. Yine de bu kisa surede, Aerosmith'in Crazy'sinin ve ondan da onemlisi Take That'in Babe'inin bende muthis bir tesir biraktigini, su yasimda bile hala zaman zaman, grupta geri planda kalmis Robbie Williams tavrinda "Babe, babe!I'm here again..." deyisimden biliyorum. Cocuklugumun o soguk kis gecelerinden - cati kati cidden soguktu - biri daha var aklimdan hic cikmayan ve cikmayacak olan: Bendeniz'in ne akla hizmet MTV'de yayimlandigi belli olmayan ama bu sayede MTV'de klibi gosterilen ilk Turk sarkicisi payesini kazandigi `"Ya Sen Ya Hic" sarkisi ve hemen ardindan aniden patlayan ve o zamana dek varligindan habersiz oldugum "Gemiler" klibi.

Ne o klip ne de Orhan Atasoy'un o tekinsiz ses rengi cikti zihnimden bir daha. Teoman Gemiler'i soyledigi zaman onun icin uzulmustum; hayir kotu soylediginden degildi. Bilakis fena da soylememisti. Ama o sarkiyi ilkin Orhan Atasoy'dan dinlemis olan ve arkadaki o nahos melodinin, o melodiye eslik eden esrik sesin muptelalari icin beyhude bir girisimdi. Ustune ustluk ona taa Aral Golu'ne giderek bir klip bile cekti Teoman. Umur Turagay'in zamaninin fersah fersah otesinde olan Almodovaresk klibini bile bile ustelik. Tuhaf bir kendine guven!

Bu yilin baslarinda Orhan Atasoy'un, icinde Gemiler sarkisi da olan tek albumu birkac ilave sarkiyla beraber yeniden yayimlanmis. Hatta yine sahane bir klip bile cekmisler Yorgunum adli sarkiya. Olumlerin tek tesellisi, bastan ya da yeniden olsa da kesfetmekte degil mi zaten?




15 Eylül 2009 Salı

Biri bizi kurtarsın



Beşiktaş en azından 1 puanlık oyun oynadı ama karşındaki Manchester olunca biraz da şansa ihtiyacın var. Maça gelince sıkıcı, bayık bir maç oldu özetle. Halihazırda sıkıcı olan maçı izlenemez duruma getiren de Emre Tilev'di. Allahım ne saçmaladı öyle yaa... Buradan Ntv spor'u esefle kınıyorum. Maç anlatabilen bütün arkadaşları aynı kanala toplamak, vatandaşa eziyettir. Ben artık, Emre Tilev'in, Ertem Şener'in, İlker Yasin'in anlatımıyla maç izlemek istemiyorum. Ya elinizdekileri çıkarın ya da yeni maç spikerleri yetiştirip diğer kanallara yollayın. Eurosport Türkiye'nin de maç spikerleri gayet kültürlü ve başarılı (Caner Eler için ayrı post açmak gerek, burada geçiştirmeyelim) ama bu arkadaşları zaten kanalların (ntv spor dışında tabii ki) yerlerde sürünen spor servislerinin bünyesi kabul etmez, kusar. İş lafa geldi mi futbol ülkesiyiz diye ortalıkta dolaşıyoruz ,eldeki düzgün spikerlerin sayısı üçü beşi geçmiyor. Bitsin artık bu işkence.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Altıntaş Biraderler

Galatasaray'a UEFA şampiyonluğu getiren futbolcu neslinden nedense daha cok sevmişimdir bir önceki altın jenerasyonu. Gözümü ilk futbola açışımda karşımda onları görmüş olmamdandır muhakkak. Ama ondan da önemlisi belki; efendiliklerinden, fedakarlıklarından, Galatasaray ruhunun -ki şayet varsa böyle bir şey- tecessümü olmalarından, hulasa iyi insanlıklarından. 1996-2000 jenerasyonunun bitmek bilmeyen falsolarını, kişisel hırs ve ihtiraslarını, bir türlü dinmeyen onore edilme iştiyaklarını görünce, 80'lerin sonu 90'ların başındaki o "ağır abi"ler, o "futbol emekcileri", o tekmeye kafa sokan Rambolar daha da bir değerli oluyor nazarımda.

Bunlardan ikisine nedense çocukluğumdan beri tarifi güç bir sempati besliyorum. Esasında yolu Galatasaray'a düşüp de burada çok büyük izler bırakmamış kimi futbolcular benim bu sempatimden nasiplerini her daim almıştır. Bu, herkesin beğendiginin dışında bir şeyleri beğenerek kendine aykırı bir kimlik sağlama dürtüsüyle şekillenmiş zorlama bir sempati değil. Bilakis, daha cok insanın, mesela Mondragon'u, Perez'i değil de Andres Jose Fleurquin'i ya da Hasan Sas, Arif Erdem gibilerinin terörü altında iyice içine kapandığı her fotoğraf karesinden belli olan Fabio Pinto'yu sevmesini arzulayan bir sempati. Neyse, konuyu bölmeyeyim. Sözünü ettiğim ikili Altıntaş kardeşler. Pek tabii kardeş olmadıklarını biliyorum, ama kardeş olsalar da yeriymiş hani: abi rolünde ağır, cefakar, fedakar Yusuf Altıntaş; ve kardeş rolünde tezcanlı, delişmen, ama her dem güvenilir Muhammet Rıza Altıntaş.



Bir sevgi ifadesi olan "taşağını yerim senin" kalıbını babam da mesela en cok bu ikili için - araya kimi zaman Uğur Tütüneker'i de katarak - sarf ederdi. Hakikaten de `taşaklı` adamlardı: zor alt edilir, zor pes eder, sonuna kadar savaşır, yıldız oyunculara hizmet vermekten bir an olsun gocunmazlardı. Yusuf'un, gol rekorunu kırması icin Tanju'ya bıraktığı topu kim unutabilir?

Yusuf, Sensible Soccer'a sarışın bir defans oyuncusu olarak gecmişse de hafızamda cok yönlü bir oyuncu olarak kayıtlı. Defansın her mevkiisinde oynayabildiği gibi, proto-ön libero ya da günümüz tabiriyle defansif orta saha olarak da oynamışlığı çoktur. Bir gazetede çıkmış büyük boy fotoğrafını anımsıyorum da. Vücudunun her bir bölgesine ok çıkarılmış, nasıl sakatlandığı, nereden ameliyat edildiği, onun biyonikliği de haliyle vurgulanmak suretiyle, tek tek not düşülmüş. Bir kulak deliğinin arkası kalmış anlayacağımız. Ama bunlara rağmen Yusuf hep sahada oldu, hep sahada kaldı.

Muhammet'inse bendeki yeri daha bir başkadır. Aralık 92'de kaza yaptığında ağlayacak kadar üzülmüş, sonraki iki sene iyileşeceği, futbola döneceği haberlerini heyecanla beklemiştim. Kah düz koşulara başlıyor, kah takımla antrenmanlara katılıyordu; ama olmadı, dönemedi ya da döndürmediler. Bir yerlerde, kaza sonrasında hakkında oluşan ve bir türlü silip atamadığı olumsuz yargılar - ki kekeleyerek konuşuşunu hatırlıyorum - yüzünden, ABD'deki doktorundan aldığı "oynar" raporlarına karşın nasıl kimselerin kendisine ve sakat olmadığına inanmadığını anlatıyordu.

Simdi bu Altıntaş biraderlerin nerelerde ne yapmakta oldukları kimselerin malumu olmadığı gibi, benim de malumum değil maalesef. Lakin şurası açık ki, özel ve devlet kanallarıyla gazete köşelerinde yer kapıp mütemadiyen Galatasaray'ın kendilerine yaptığı haksızlıkları iki laflarının arasına sıkıştıran 90 nesli çocuklarının kahramanlarından daha azını kesinlikle hak etmiyorlar. Ama işte bu ülkede "sessiz faziletlerin heykeli" maalesef ki dikilmiyor.





13 Eylül 2009 Pazar

Toz Bezi 7 Eylül Stadından Bildiriyor...

7 eylül stadı neresi diyenler için; Turgutluspor'un (2. Lig 2. grup) maçlarını oynadığı ve ismini tahmin edildiği üzere ilçenin düşman işgalinden kurtulduğu tarihten alan takribi 4000 kişilik bir stad. Ortaokuldan beri Turgutluspor'un maçına gitmemiştim. Kasabama kesin dönüş yapınca, takım ne alemde bir görmek gerekti tabi :) Yok be sıkıntıdan gittim maça. Takım geçen hafta Göztepe deplasmanından puanla dönünce, rakip de İstanbulspor olunca değişiklik olacağını düşündüm ve hakkaten süper maç oldu.






Maç biletleri ; Açık 2,5 lira, kapalı 5. Kapalıdan aldım biletimi :) Ramazan ayı olmasına, havanın da kapalı olmasına rağmen açlıktan, yağmurdan korkmayan yaklaşık 2000-2500 kişi doldurmuştu stadı. Ben 15-20 dakika geç kaldım gerçi, maça girdiğimde bizimkiler 1-0 öndeydi ama yaklaşık 30-40 kişilik bir taraftar grubu "Yönetim istifa", "Bu takım bizim" sloganları atıyordu. Güzel manzaralı bir yere oturur oturmaz, yurdum insanı aydınlattı beni sağolsun. Bu genç irisi arkadaşlar maçlara önceki yıllarda bedava girerken, bu sene kulüp bedava bilet vermemiş, o yüzden protesto ediyorlarmış. Hayır 2,5 liralık biletin bile rantı dönüyor memlekette. Kadrodan bir futbolcuyu gözüm ısırdı, tribün milletinin insanlarına açtım ortayı: "Kaptan Koray mı ya, hala oynuyor mu?" dedim. Ben ilkokuldaydım Koray takımdaydı, sonrasında epeyce dolandı. "Kaptan'ın yaşına bakma, 40 yaşında ama canavar gibi oynuyor" diye cevap geldi anında. O zamanlar genç yetenekti, 1. ligde oynar diyorlardı ama kendini harcayanlar cemaatine dahil oldu. Ancak bu yaşına rağmen takımda en iyi top yapan oyuncu oydu, Yusuf'un ikinci lig versiyonu yani. ( Sol başta ayaktaki futbolcu) Rakip takımda da duran topları kullanan, takımı yöneten yaşlıca bir 5 numara vardı. Bu kim dedim; yine yanıtsız bırakmadı beni tribün cemaati; Erhan Namlı dediler. O da vardır bir 35 tahminim. O sırada Turgutluspor 2. gölü attı, golü atan bizim tribüne koştu. Saçları beyazlamış bir arkadaş ama bu çocuğu da bir yerden tanıyorum ben. O anda çıkaramadım (kalecinin önünde oturan) sonra hoparlör bağırdı, takımımızın ikinci golü : Mustafa Kocabey.


Mustafa Kocabey deyince tanımayan çıkar belki, yardımcı olalım ; namı diğer Papin Mustafa. Hakan Şükür'ün GS'ye ilk geldiği yıllarda partneriydi Hakan'ın. Kendisi, Türk futbol tarihinde lakap olarak yabancı bir futbolcunun ismiyle anılan iki futbolcudan biridir. (Diğeri ise tabii ki Şifo Mehmet) Futbolculuğu bende lakabı kadar iz bırakmadı. Hayal meyal bir Roma maçı hatırlarım 90'ların başında. GS kazanmış ama elenmiş, Papin Mustafa iki gol atmıştı. Çok özel goller olmasa da meraklısı için:

http://www.medyaspor.com/v02/Videos.aspx?CategoryID=8&VideoCategory=21&id=240&Page=6

(Yukarıdaki linkten girdiğiniz sitede pekçok eski maçın görüntüsü var, vakti olan izlesin. Bu malzemeyle, maç anlatımındaki değişimden, formaların evrimine farklı konularda spor tarihi üzerine makale yazılır zorlarsan:)

Papin ikinci yarıda da attı bir tane, 3-0'dan sonra bir yan toptan yedik, 3-1 bitti maç. İstanbulsporun yedek kulübesinden, siyahi bir yedek kaleci çıktı. Tribünden, Ali diye bağıranlara el sallayarak soyunma odasına gitti. Bu veteran vatandaş da eski Kamerunlu yeni Türk (pek yeni sayılmaz gerçi) Ali Uyanık, eski adıyla Allum Bucker.

Bunlar dışında, taraftar güzel çalımı, iyi şutu alkışladı, hakemin ters kararına tepki gösterdi. Sanırsın İngiltere'nin alt liglerinde oynanıyor maç. Takım iyi top yaptı, rahat kazandı. Ama veteranları ağarmış saçlarıyla izlemek yine de buruk bir tat bıraktı bende. Daha şu yaşımda yaşlı psikolojisine kapılmamın sebebi, sanırım futbolu takip etmeye küçük yaşta başlamam. Yoksa daha gencim, vallaha gencim.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Bir devrin sonu




Milliler, bu turnuvadan önceki üç büyük turnuvanın finalistini (2006 dünya kupası şampiyonu, 2007 Eurobasket ve 2008 Olimypiyat oyunları finalisti) yenerek bir dönemi kapattılar. Kastettiğim İspanyollar değil bizim milli takımımız. Kaldı ki İspanya milli takımı oyununu tutturduğu takdirde finale yürüyebilecek kapasiteye sahip bir takım. Ancak Hidayet'in 2 sayıda kaldığı, Ömer Onan'ın sayı atmadığı maçta takımın kaydettiği 63 sayının, 50'si 4 oyuncudan geldi. Kerem'in hakkını teslim ettikten sonra(11 sayı) diğer üç oyuncuya bakalım; Ersan (15 sayı) 87 doğumlu, Semih Erden (11 sayı) ve Ömer Aşık (13 sayı) ise 86 doğumlu. Önceki maçlarda önemli katkı yapan Oğuz Savaş da bu jenerasyondan ;87 doğumlu. Ender Arslan, Sinan Güler, Engin Atsür gibi (83 -84 doğumlular) yaşıtlarım ise sanırım artık genç yetenek sayılmıyorlar.

Takımın havası, mücadele gücü, kazanma azmi muhteşem. Madalya yolu açık görünüyor ama benim yukarıdaki tablo ile anlatmak istediğim, 2001 finalisti takımımızın bayrağı bu turnuva ile artık yeni jenerasyona teslim ettiği.



12 dev adam'ın kürsüye çıktığı turnuvanın kadrosunda bulunan Ömer Onan o sene 23, Kerem Tunçeri, Hidayet Türkoğlu, Mehmet Okur 22, Kaya Peker 21 yaşındaydı. Takımın abileri ise Orhun Ene ile Harun Erdenay. İşte bu turnuvada kendini ispatlayan, abilerin desteği ise başarıya uzanan, tecrübe kazanan jenerasyon ara sıra çok yalpalasa da 8 yıl boyunca milli takımı taşıdı. Ancak 2009 Avrupa şampiyonası göstermiştir ki 79 doğumlular artık yaşlanmaktadır, gün 86'lıların günüdür. Bu satırları okuyan ve kendini genç sanan 30'luk delikanlılar varsa, geçmiş olsun.
Postu bitirmeden, bir selam da bize basketbolu sevdirenlere çakalım. 93 ve 95 basketbol şampiyonalarına katılan, 96'da Koraç kupasını Türkiye'ye getiren bugünün amcalarına. O dönemin kadrolarına bir göz attım da, sanırım o kadrolar için de 66 jenerasyonu diyebiliriz. 66 doğumlu ;Tamer Oyguç, Levent Topsakal, Ömer Büyükaycan, Serdar Apaydın ve bu saydıklarımdan birkaç yaş küçük Orhun Ene, Harun Erdenay ve Volkan Aydın. Ama illa ki Murat Murathanoğlu anlatacak, İsmet Badem yorumlayacak. İsmet Badem'in sözleriyle "Kalplerimizde basketbol sevgisi " varsa -en azından kendi yaş grubum için konuşabilirim- bu 'amcalar' sayesindedir. Naumoski ve rahmetli McRea de bizden sayılır, onları da unutmayalım.

Sezonun ilk derbisi

Uzun ve sıkıcı bir derbi analizine gireceğimi düşünmüyorsunuz herhalde, sadece derbiyi izlerken aklıma düşen birkaç satırı sıralayayım diye açtım postu...

  • Rüştü her ne kadar bugün BJK forması giyse de, nazarımda Fenerbahçeli Rüştü'dür ve çok severim kendisini. Önemli maçlarda genelde maçın kahramanı olur, ya kurtardıklarıyla ya yedikleriyle. Bugünün de kahramanıydı. Denizli, tecrübesine güvenerek sahaya sürdü onu, o da eski hocası Rijkard'ın güvenini /güvensizliğini boşa çıkarmadı. Barcelona'ya ilk gittiğinde, hazırlık maçlarında yan toplarda yaptığı hatalar (ama daha çok topu oyuna sokmadaki beceriksizliği) Barcelona macerasının kısa sürmesine neden olmuş, kaleyi de yetenekleri kendisine göre çok daha sınırlı olan Valdes'e teslim ederek memlekete dönmüştü. Rijkard bugünkü maçı gördükten sonra, verdiği kararda haklı olduğunu düşünmüş olabilir ama Rüştü, Valdes'ten iyi kalecidir.
  • Milli maçlarda izlediğimiz Gökhan Gönül'ün ardından, kanat bindirmesi yapmaktan yorulmayan, savunmaya hızlı dönen, topu oyuna iyi sokan Sabri'yi görünce bir an için Sabri ile Gökhan'ın yeteneklerini takas ettiğini düşündüm. Neyse ki yaptığı ortaların isabet oranı hepimizin bildiği, canımız Sabrimizin değişmediğini gösterdi.
  • Serdar Özkan'ın sinirlenince/üzülünce yüz ifadesi Ayhan'a çok benzemiyor mu?
  • Beşiktaş şampiyon olurken de böyle oynuyordu, şimdi de. Değişen GS, biraz da FB, Denizli şansı da bu sene desteğini takımdan çekince fark ortaya çıktı yoksa Beşiktaşın oynadığı futbol da, kadrosunun renksizliği de geçen seneyle aynı. Sadece orta sahalardan üçer isim saysak; Fink/Ernst/Ekrem Dağ, Arda/Keita/Kewell, Alex/Emre/Dos Santos tarafsız bir futbolsever olsanız ve 3 maçtan ikisine bilet alacak paranız olsa hangisini dışarıda bırakırsınız?
  • 5 yıl önceki GS'ı gözönüne getirince GS taraftarı dışında sevilmeyen 6-7 tane oyuncuyu bir kalemde sayarım. Bugün sahaya baktım, maç sonunda üçlü çektiren amigo Sabri ve oyuna sonradan giren sevimsiz Barış Özbek dışında antipatik oyuncu bulamadım. Kadronun yanına, Rijkard'ın karizması ve GS'ın oynadığı yakışıklı futbol da eklenince korkarım GS sempatik bir takım haline gelmeye başladı.