27 Haziran 2010 Pazar

Deus Ex Machina


Cüz'i İrade mi Külli İrade mi? Bir insan ya da buradaki baglamda bir futbol takimi, kaderine karsi gelebilir mi? Ve aslinda kaderine karsi gelebiliyor dahi olsa bile, bu, bir nevi meta-kader olmaz mi?
"Ingiltere hic iptal edilen golune yanmasin, o gol sayilsaydi bile Almanlara elenirdi bu kotu futbolla" gibi bir onermenin futbolda yeri yoktur. Cunku biz futbolu, mac icinde degisen onlarca muhtelif ve birbirine zit duygu ve hikayeleri ortalama bir film suresi icine sigdirabildigi icin cok seviyoruz. Filmlerden farkli ve guzel olarak, onceden yazilmis ve sonunu tahmin edebilecegin bir senaryodan murekkeb de degil ustelik. Bir an, sonraki anlari etkileme, degistirme, her seyi alt ust etme kudretine sahip.
Futbolun bir "hatalar oyunu" olmasi soyleminin arkasina saklanip gol cizgisi teknolojisine cevaz vermeyen Sepp Blattar acaba su anda ne dusunuyor? NBA'de ya da Tenis maclarinda yapildigi gibi oyunun durdurularak kameralardan tekrarini izlettirmek suretiyle bu gibi pozisyonlara karar vermenin zaman; cipli futbol topu kullanmanin da mali problem yaratacagi gerekcesi ya da bahanesiyle tekliflere kulagini kapatmis, "futbol insansi hatalariyla guzel" diye el cabuklugu marifet konuyu gundemden dusurmustu. Evet, futbol hatalarla guzel; ama birtakim hatalarin telafi edilmesi oynanan futbol ve macin kaderini daha da guzellestiremez mi? Soz gelimi, Lampard'in, golun tescil edilmesi icin az biraz futbol ve matematik bilgisi/sezisinin yeterli olacagi, illa da yan hakemin cizgide bulunmasinin gerekmedigi sutuyla durum 2-2 olsaydi, izledigimiz mac daha mi iyi olurdu daha mi kotu olurdu? Iyilik-kotuluk ya da guzellik-cirkinlik boylesi bir bahiste degeri olmayan kavramlar; ama demeye calistigim sey su ki, oyunun kendi kaderi uzerinde etkili dogal ama telafi edilebilir hatalari teknoloji yardimiyla duzeltmeye "oyunun ruhu" gerekcesiyle izin vermeyen zevat, bu sekilde, yapilacak tashihin "kader ve ruh" uzerinde yapacagi belki daha buyuk etkileri de engellemis olup aslinda biraz kendisiyle de celisiyor.
Ingiltere'nin, attiklari gole kadar ve yedikleri 3. golden sonrasi boyunca, yani macin hemen hemen ucte ikilik kisminda iyi oynamamis olusu, dahasi esasinda turnuva boyunca kendisinden beklenilenleri yerine getirmemis olmasi bu maci, mevzubahis pozisyondan azade bir sekilde tartismamizi maalesef mumkun kilamaz. Iptal edilen gol, mutlu sonla bitirilmeye calisilan ucuz bir filme eklenmis bir Deus Ex Machina gibiydi. Ve Almanlar yine galip geldi.

25 Haziran 2010 Cuma

İkinci Tur Başlarken


Başlayan derslere ve aradaki zaman farkına lanet ederek kaçırılan son grup maçlarından sonra kimilerinin 90, olmadı 120 dakika ve ötesini izleyebileceğim ölüm-kalım maçları nihayet başlıyor. Kupa öncesi tahminlerinin fkri takibini yapmak gerek biraz esasında. Gerçi herhangi bir yerde "Tedirgine'den İddaacılar için müthiş Dünya Kupası tahminleri" yollu yayınlamışlığım olmadığından, burada, gruplardan çıkmayı başarmış tüm takımları bilmiş havası yaratabilirim; ama memur zihniyetli dürüstlük aksini gerektirir. O nedenle;
1) Sırbistan hem benim için hem de kupa öncesi kendilerini en "favori sürpriz!" olarak gören binlerce futbol takipçisi için turnuvanın Fransa ve İtalya ile birlikte büyük fiyaskosudur. Krasiç'e, Vidiç'e, Stankoviç'e ve hepsinden çok, kurt diye, çakal diye pışpışladığımız Radomir Antiç'e güvenen ağzımız lal olaydı, "Sırbistan yarı finale kadar gider hacı" diyen dilim kopeydi.
2) Şampiyonluk adayım turnuva başlamadan önce biraz Capello yüzünden biraz da kalbi iktişaf yoluyla İngiltere'ydi. Facia geçen ilk iki maç sonrasında Slovenya maçında biraz toparlanmış olduklarına dair sağda solda yorumlara rast geldim, sevindim. İngiltere'nin hala arkasındayım. Almanya'yı geçeceklerini tahmin ediyorum. Zira bu Almanya, genç, dinamik, multi-etnik ve kültürel, yakışıklı futbol oynamaya çalışan bir takım olarak değişim gösterip güzel de yapmakla beraber sanki Almanya'yı Almanya yapan o katı, kendine güvenen, geride olsa bile geri dönebileceğini hem seyircilere hem de rakibine hissettiren sinir takım hüviyetini kaybetmiş gibi geliyor. İngiltere için sorun Arjantin olacak; ama Messi'yi şu turnuvada en çok rahatsız edebilecek oyun ve oyuncu kimliği İngiltere'de olduğundan ve böylesi turnuvalarda gruplara tatmin etmeyecek şekilde başlayıp yavaş yavaş açılan takımların daha başarılı olduğu gerçeğinden hareket ederek İngiltere'nin final şansını her şeye rağmen yüksek görüyorum. Allah utandırmasın.
3) Slovakya'nın turnuvanın sürprizlerinden biri olacağını tahmin ediyordum, gerçi sürprizi gittiler İtalya'yı son maçta saf dışı bırakıp yaptılar ve iki post altta Cannavaro için yaptığım "bu turnuvada da bir yarı final göreceğine inanıyorum" şeklindeki yorumumu bir güzel piç ettiler. Neyse, helali hoş olsun; koskoca Lippi kurtaramadı kadayıf İtalya'yı ben mi kurtaracağım yorumlarla burada? Hollanda karşısında şansları var tabii ki, ama Robben'in hazır kıvama gelmesi, henüz bir numarasını göremediğimiz Hollanda'nın, hanesine, 2. turu geçip sonrasında nalları diktiği bir başka turnuva eklemesi için önemli bir faktör.
4) Sürpriz noktalara gelebileceğini umduğum İsviçre, İspanya galibiyetiyle koltuk altlarımı hafif kabartsa da sönmesi çok hızlı oldu. Avrupa-merkezcilik, tarih ve bilumum sosyal bilimde sorunlu olduğu kadar futbolda da sorunlu işte! Şili'nin, Gana'nın, Güney Kore'nin ne menem futbol oynadığını ve oynamaya çalıştığını göremiyorsun. Brezilya, Tim Duncan kıvamında bir takım ama Şili, Duncan'a zor anlar yaşatacak genç delişmen pivotlar gibi olacaktır. Ne var ki Duncan panyalı atışlarıyla götürür muhtemelen. Muhtemel bir Brezilya-Hollanda çeyrek finalinin, futbol dilencilerinin bu iki takımın isimlerine ve futbol geleneklerine güvenerek "Yalçın ne maç oluyor ama!" diyecekleri bir maç olmasını ben de isterim; ama aksine, bir hayli keyif kaçırıcı olacağı kanaatindeyim. Hadi Dunga, Duncan zihniyetli bir adam, onu daha önceden de biliyorduk da Hollanda milli takımı ne diye kendisine Lucescu'yu alır mürşid olarak?
5) Yine de turnuvanın en heyecan verici takımının ABD olduğu konusunda ısrarcıyım. Talihleri de yaver giderse yarı finale yürüyeceklerine inanıyor, dahası bunu istiyorum da. Buralarda pek de bir coşku yok ABD Dünya Kupası'nda fırtınalar estiriyor diye. Ama yarı finale çıkabilirlerse her şey değişir, sokaklar-meydanlar, Avrupa'da, Asya'da dev ekranlar önünde maçları takip eden binlerce insan resmine bürünebilir. Oralardan el sallarım muhakkak.
6) Uruguay kalan 16 takım içinde elenmesini can-ı gönülden istediğim tek takım. Çirkin bir futbol oynuyorlar ve inşallah yarın sabah Asya'nın aslanları onlara bu çirkinliklerinin cezasını kesecek.
7) Enyeama'ya ve Belhadj'a üzüldüm. Maçları biraz da takımdaki eksik noktaları ucuz yollu, mümkünse bonservisi elinde futbolcularla kapatmayı kendisine şiar edinmiş Adnan Sezgin gibi izlediğimden, bu iki futbolcu açıkçası iz bıraktı bende. Ama Galatasaray'ın bu iki isimden herhangi birini transfer etmeyi düşüneceğini, düşünse dahi bunu becerebileceğini zannetmiyorum. Biz bilmeyiz, beyimiz Adnan(Ziya)giller bilir; sol bek diye ikinci Volkan Yaman, beşinci Orhan Ak olacağını bas bas bağıran Çağlar Birinci'yi, üzerine paralar, futbolcular saçarak alan ve seneye kaleyi Aykut ehliyetsizine emanet edecek olanlardan daha fazla anlamıyoruz ya bu isten!
8) O değil de Raymond Domenech, sen nasıl bir insan evladısın, onu bir de hele!

grup maçları biterken - 1




Turnuva'nın grup maçları bugün tamamlanıyor, böylece 48 ayın sultanını da yarılamış oluyoruz. Uzun takım analizlerini turnuva sonrasına saklayıp aklıma takılan detayları sıralayayım.






*İlk grupra Fransa'yı evine yollamıştık, biraz da sarkozy uğraşsın onlarla. Uruguay iyi futbol oynuyor tamam. Ama bu grupta benim en çok hoşuma giden meksika milli takımında ihtiyar Blanco'nun Fransa'ya penaltıdan da olsa gol atması oldu. Kendisini 98 dünya kupasında yeni ergen zamanlarımda tanımıştım. Hollanda maçıydı sanırım, iki hollandalının arasındayken topu ayakları arasına sıkıştırıp aralarından zıplayarak geçmişti. Turnuvada bu hareketi birkaç kez daha yaptı. Bu hareket bizim sokak arası maçlarında blanco hareketi olarak yerini almıştı. Gerçi karşı taraf "topa faul var" şeklinde, benim hala anlayamadığım bir futbol terimiyle harekete karşı çıksa da, dünya kupasında gördüğüm bir hareketin oyun kuralları dışında olamayacağı gerçeği ile tepkileri savuştururdum. Hey gidinin Blanco'su.






*Arjantin'in grubuna damga vuran isim tabii ki maradona. Arkadaş o ne kıvrak zeka, o ne laflardır öyle. Her röportajı olay. Önce kendisine laf eden platini ile pele'yi göğsünde yumuşatıp şutladı. Son olarak Brezilyalı Fabionun eliyle attığı golle ilgili olarak bir gazeteci, maradona'ya "bu gol için brezilyalılar tanrının eli diyor. Ne diyeceksin bu konuda?" şeklinde bir soru soruyor. Maradonanın cevabı:

1) Fabiano, eliyle değil koluyla oynadı.

2)Bir kere değil, iki kere oynadı.

3)Tanrı'nın eli bir tanedir, o da benim elim.


*Tedirgine'nin istediği oldu, amerika grubu lider bitirdi. 90+2'de cezayirli futbolcu 3 metreden kafayı kalecinin kucağına vurdu, kaleci oyunu hızlı başlatıp amerika'ya golü attırdı. İşte 30 saniyede grup sonunculuğundan grup liderliğine giden takımın hikayesi. Futbolu bu yüzden seviyoruz. Amerika hak etti mi? Sonuna kadar. Tedirgine'de çok yürekten dilemiş ki; gana ile eşleştiler, elerlerse çeyrek finalde uruguay-g.kore galibiyle oynayacaklar. Bundan iyisi şamda kayısı.

*İngilizler de ite kaka geçti turu. Capello, kaybettiğimiz ruhumuzu yeniden bulduk dese de beni inandıramadı. Cacık olmaz bunlardan ama gönül ister ki almanları geçsinler çeyrek finalde arjantinle kapışsınlar. Gerçi ingiliz medyasının pek umudu yok. Guardian'ın attığı manşet:

The good news: England are through

The bad news: It is Germany up next

22 Haziran 2010 Salı

Bilal Abdüsselam

Sıkıntılı bir 6 ayın ardından kendini yollara vuran bu fakir, günde 3 maç üzerinden devam eden ve dünya kupası tarihinin en düşük gol ortalamasına sahip -muhtemelen en tatsız- turnuvasını görev bilinciyle her türlü ahval ve şerait içinde dahi takip etse de bloga yazacak fırsat yaratamadı malesef. Turnuvanın geneli için ayrı post açarız da bu fransa'yla makara yapmadan geçemeyeceğim.




Çıktığı iki maçta gol atamayan Fransa milli takımında yaşananlardan dizi yapsan izlenir. Anelka'nın hocasına sunturlu bir küfür yapıştırması, bunun basına sızması, anelka'nın kadro dışı kalması ve diğer futbolcuların idmana çıkmaması şeklinde devam eden dizinin son bölümünde bazı futbolcuların güney afrika maçına çıkmak istemediği söyleniyor. Fransız gazeteleri, kendi takımlarına demedik laf bırakmamış. En enterasanı ise Anelka ve Ribery'nin takım içinde kendi gruplarını kurdukları gourcuff'un oynamasına engel oldukları haberi.



Eğer bu işin altında Fenerbahçe kültürü yoksa ben birşey bilmiyorum. Fenerbahçe'de yıllarca sakaryalılar grubunun istediği adamı oynatıp istemediklerini takıma sokmadıklarını dinledik. Oğuz, Aykut, Turhan, kaleci Engin, sonradan bu gruba eklenen Bülent Uygun. Sonrasında sakaryalılar gitti, brezilyalılar geldi takıma. Oğuz'un tahtına Alex oturdu dendi. Alex kuruyor takımı, takımdaki brezilyalılar nobre'ye çalışıyor, anelka'yı dışlıyor dendi. Bu söylenenlerin doğruluğu hiçbir zaman tam olarak bilinemese de, Anelka kulüpten ayrılırken verdiği demeçte "Arkasında brezilyalıların olmadığı Nobre bu sene beşiktaş'ta 10 gol atamaz" demişti. Kendisi Bolton'da 1,5 yıl oynayıp Chelsea'ye gitti, Nobre o yıl beşiktaş'ta 8 golde kaldı. Sonraki yıllarda da 10 golün üzerine çıkamadı. Fenerbahçe kültürünü iki yılda kazanan Anelkamız ise bu kültürü Fransa milli takımına taşımış görünüyor, ne mutlu bize.



Sakaryalılar grubu hemşerilik, brezilyalılar grubu milliyetçilik üzerinden kurulmuştu. Yusuf Akçura'nın "üç tarz-ı siyaset"ini okuyan ve özümseyen Anelka üçüncü yolu, İslamcılığı tercih etmiş ve kendisi gibi sonradan müslüman olan Ribery'i de yanına alarak yola çıkmış. Biz de burada izleyip eğleniyoruz işte.

Fotoğraf 2005'ten. Anelka'nın devre arası Fenerbahçe'ye transfer olmasından birkaç ay sonra Denizli deplasmanına (denizli faciasından 1 sezon önce) giden Fenerbahçe'de Kemal Aslan birkaç şakird arkadaşıyla birlikte Anelka'yı kolundan tutar ve onu cumaya götürür. Cuma çıkışı bir grup Fenerbahçe taraftarı, daha sonra kadıköy tribünlerinde de seslendirilecek olan marşla Anelka'yı selamlar:
Selamın aleyküm/ Ve Aleyküm selam/ Helal olsun sana/ Bilal Abdüsselam
(Fransa'da doğdu/ beşiktaşlı oldu/helal olsun sana/pascal nouma temposuyla söylenir:)
Sahi bir Kemal Aslan vardı, ne oldu ona?

18 Haziran 2010 Cuma

Yankiler


Halihazirdaki turnuvanin kanimca en iyi maci geride kaldi. Turnuvanin en iyi macindaki bir tarafin, yine kanimca turnuvanin en kotu macina sebebiyet vermis Slovenya olmasi sasirtmasin; bu mac hatalari ve sevaplariyla tamamen ABD'nin oyunu cercevesinde bu hale geldi. Mac boyu ABD'nin Turkiye'ye - genclik, alisveris vb disinda - futbol olarak da ne kadar cok benzedigini dusunup durdum. Bir anda erenlere karisip adamini karsilamayi unutan orta sahasinda, ofsayt taktigini bozan o son defans oyuncusunda, tam teslim bayragini cekecegi anda olmadik bir golle umitlendiren yildiz oyuncusunda hep Turk futbolunu hatirladim. Pehlivan cussesi ve ayari bozuk ayagiyla Oguchi Onweyu'yu gordugumde Servet Cetin'i, Landon Donovan'da Arda Turan'i, Michael Bradley'de Mehmet Aurelio'yu animsadim. Hakemin skandal karariyla iptal ettigi gole, Nihat'in Ceklere son dakikada attigi gol gibi sevindim.

Futbol; esasinda biraz da zoraki olan ideolojik, kulturel, dini vb ayrimlari ve bu ayrimlar hasebiyle olusan mesnetsiz duygusal mesafeleri kapatan harika bir olgu. Somurgeci Hollandalilari, emperyalist Amerikalilari, baskici Kuzey Korelileri, kor milliyetci Turkleri is futbol sahasina geldiginde yine de destekleyebiliyorsak ve dibine kadar politik bir oyun olan futbolda tarihsel/ideolojik deger yargilarini 90 dakikaligina bile olsa rafa kaldirabiliyorsak; sahada gordugumuz karakterin ve mucadelenin verdigi zevktendir.

Bu guzel takimin ortaya cikmasindaki emekleri icin Bob Bradley'e sanirim bir tesekkur borcumuz var. Umarim futbol tanrilari bu karakterli ve inatci takimin sonraki maclarda da yaninda olur.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Dunya Kupasi Hatiralari 23 Kisilik Takim Kadrosu - Defans

Yazmayi engelleyecek uzvi problemlerle baslayip izlenen maclarin caldigi zaman ve enerjiyle percinlenen blog suskunluguna bir son verme ve basladigim isi hizla bitirme vakti. Zihnin hizla calismasi neticesinde hafizanin emek gerektiren derinliklerden degil yuzeyinden cikabilir ve bu nedenle pek harc-i alem olabilir adini anacagim isimler; lakin gonul mevcut kupadan bahsetmek isterken tutmayin kucuk enisteyi.

1) Fabio Cannavaro (1973): Italya'ya Dunya Kupasi'ni kazandirdigi sene FIFA Yilin Futbolcusu odulunu almasi ve bu odulu tarihte kazanan yegane defans oyuncusu olmasi baslibasina ozetliyor zaten savunmamdaki ikiliden birinin neden Cannavaro oldugunu. 98 Fransa'da vardi, hatta ceyrek finalde kafasi yarilmasina ragmen devam etmis, Fransa karsisinda Italya'nin maci 0-0'a baglamasina yardim etmisti. 2002'de yine oradaydi, ekurisi Nesta sakatlaninca dumeni tek basina goturdu, saibeli bir hakem yonetimi ve Trapattoni sevimsizinin yanlislariyla erken donmek zorunda kaldi. 2006'da bu kez kaptandi. Nesta onu yine grup maclarindan sonra yalniz birakti. Materazzi yancisi ve Barzagli caylagini da idare etmek zorunda kalmasina ragmen her seyi kusursuz yapti. Kupayi Buffon ve Pirlo'nun da pek tabii destekleriyle Italya'ya kazandirdi. Yil olmus 2010, Cannavaro hala Dunya Kupasi'nda sahnesini aliyor ve takimini yonetiyor. Rezalet gecen bir sezon ve 37 yasinin bitkinligine ragmen. Dumenini Guney Afrika sonrasi Dubai'ye kirmadan, giderayak en azindan bir yari final gorecegini hala dusunuyorum.

2) Lilian Thuram (1972): Kadrodaki Parma agirligini daha da artiracak bir baska isim. Cannavaro ve Buffon ile bir zamanlar Parma'nin saadetli gunler yasamasina on ayak olup yine onlar gibi sonrasinda solugu Juventus'ta alan Lilian Thuram'in ismini, milli takimda genellikle sag bekte oynamis oldugu halde hem kendisini defansin gobeginde daha iyi hissettigini bizzat aciklamis olmasi hasebiyle hem de Cannavaro ile kuracagi muazzam ikilinin gucuyle tahtaya fasilasiz yazdim. Ceyrek finalde soka girmek uzere olan gol atma ozurlusu Fransa'yi once macta tutan ardindan da yari finale uzatan kendisiydi. Maclardan once rakip forvetler rahatsiz olsun diye vucuduna sarimsak suren vampirsavar da yine oydu. Ve hayatimda gordugum ilk kemik gozluk takan okumus futbolcu tipi de yine bu ozel futbolcuydu.

3) Marcel Desailly (1998): Gerektiginde on-libero'da da pekala oynayabilecek olmasi nedeniyle kadroma derinlik katabilecek muazzam bir oyuncu. Bir insan, Frank Lebeouf gibi 10-11 hali saha maclarinda oyunu tik tik kisa paslarla oynamak yonunde surekli telkin veren 40li yaslardaki kel amcalar gibi bir oyuncuyla ekuri olmaya tamam diyip Ronaldo, Rivaldo ve Bebeto'nun onune cikar mi? Desailly cikar ve cikti. Milan'a ilk gittigi sene, o zamanlar henuz 8 takimla oynanan ve Galatasaray'in da diger grupta yer aldigi Sampiyonlar Ligi'nde su an kime karsi oldugunu tam hatirlayamadigim macta oyle bir kafa golu atmisti ki asgari 120 cm yukselmisti. Bu rekorun yillar sonra Hakan Sukur tarafindan kirilmis olmasi Desailly icin bir talihsizlik oldu.

4) Joachim Bjorklund (1971): Aslinda sevgi ve hayranliktan ziyade korku ve tedirginlik hisleri hakimdir bende bu futbolcuya karsi. Kadromda niye var, cok da bilmiyorum; ama almazsam basima kotu bir is gelecekmis gibi hissettim. Oyle kenafir gozlu bir adamdi. Hadi, hakkini yemeyeyim, Isvec 94'te 3. olmasaydi hic aklimin ucuna bile gelmezdi ya, Brolin'ine, Ingesson'una, Dahlin'ine, Andersson'una dua etsin, hucum hattinda harcanacak bu guzel isimlerin yuzu suyu hurmetine kendisini kadroya dahil ettim. Tipki gecen Avrupa Sampiyonasi'nda sirf Trabzonspor'dan bir futbolcu olsun, onlarin gonlu kirilmasin diye Turk futbol tarihinin gelmis gecmis en yetenek yoksunu ama gol atildiginda kulubeden en hizli kosan ve gol atana sevinc gosterisi esnasinda en has yancilik yapan adami olan Tolga Zengin'i kadroya alan Fatih Terim gibi. Ulan Terim, hala ne cok tesir ediyorsun ha bana!

5) Aldair (1965): Futbolun simdiki gibi "Total Defans" olmadigi zamanlarda iyi defanslar isimleriyle maruf olurlardi. Sozgelimi bugun iyi defans yaptigini dusundugumuz takimlardan, mesela Inter'den yahut kulu henuz uzerinde Isvicre'den, sivrilen tek bir defans oyuncusu bulmak zordur, zira gelinen noktada sahada bulunan 11 kisi savunmanin musterek gorevlerini asagi yukari esit miktarda paylasir. Halbuki gecmiste pek de boyle degildi. Defans dendigi zaman mesela Aldair ismi hemen aradan siyriliverirdi. Roma'yla cosmus, Brezilya'nin 94 sampiyonlugunda partneri Marcio Santos ve onlerindeki savaskan Mauro Silva ile beraber cok buyuk rol oynamisti bu, Ghost filminde rahmetli Patrick Swayze'nin oynadigi karakteri olduren siyahi adama benzeyen adam. Pires'i, Insua'yi iki uc donem beklemis yeni nesil Galatasaray taraftari gibi eskilerden bir kusak da Aldair'i bekledi. Korolasica gelmedi, bizi Kuzmanovski'lere Feti'lere mahkum etti. Sirf su yuzden her an kadro disi kalabilir.

Forlan Fener'de, Suarez yolda...


Fenerbahçe'nin de ilgilendiği(!) Forlan ve Suarez, Uruguay forması altında döktürüyor. Forlan son maçta iki gol atarken, Suarez iki asistle yıldızlaştı. Suarez'in menejeri, Suarez'in Fenerbahçe forması giymeye istekli olduğunu ancak bonservis konusunda kulüplerin henüz anlaşamadığını belirtti...
Uruguay-Güney Afrika maçını izlerken, iki aydır gülerek okuduğum benzer haberler geçti aklımdan. Ömer Üründül'ün ikide bir, "Suarez tam benim beğendiğim tarzda bir santrafor. Bir santraforun yapması gereken herşeyi yaptı." türünden yorumları, ayrıca eğlendirdi beni. Muhtemelen ilk kez izliyor arkadaşı.
Kendisi için bir küçük not; Suarez Ajax formasıyla bu sezon ligde 33 maçta 35, resmi maçlarda toplam 48 maçta 49 gol attı. Saygılar.

Dağ fare doğurdu...


Futbolsuz ve tatsız tuzsuz günlerden sonra güzel bir maç izledik sonunda. İspanya real madrid-barcelona karması olarak çıktı sahaya ve yakışıklı futbol oynaya çalıştılar. Takım olarak herşeyi yaptılar, tek eksikleri sıkışık anlarda ortaya çıkan bir süperstardı. Real Madrid'de ronaldo, barcelona'da messi bu ihtiyacı karşılarken ispanyolların ulusal takımında böyle bir reklam yıldızı malesef yoktu. 30 yıl öncesinin Türk milli takımı formatında (1-9-1) oynayan İsviçre maçın ikinci yarısında golü atıp, üstüne yattı ama bu İspanya'nın mağlubiyete rağmen grupta takılması zor görünüyor.
İki takımın direklerden dönen topları gol olsa, çok daha şık olurdu tabii. Her ne kadar kısır turnuvanın gol ortalamasını yükseltemese de süpriziyle, futboluyla (ispanya'nın oynamaya çalıştığı futboldan bahsediyoruz tabii ki) güzel maç oldu. Daha nicelerine...
Viva Ivory Coast... Adına kurban be...

10 Haziran 2010 Perşembe

Nerede kalmıştık?


Tedirgine'nin, 23 kişilik efsane dünya kupası kadrosuna ara verip, son dünya kupasını nasıl kapattığımızı hatırlatayım dedim. Fotoğraf zaten üstüne söz söylemeyi gereksiz kılıyor. Ben söz söylemesem de fransızlar finalden 3 gün sonra yeni bir şarkı patlatmışlardı; "Coup de boule" - kafa at


http://www.dailymotion.com/video/x7nea_le-coup-de-boule-zidane-il-a-frappe

Şarkı çok eğlenceli, bi kere nakaratı "kafa at, kafa at" ... Bütün sözleri buraya yazmanın alemi yok, merak edenler ekşiden okuyabilir, sağolsun bir arkadaş hem fransızcasını hem tercümesini yazmış sözlüğe.

Bir de resmi klibi yerine zidane'ın kafayı yapıştırdığı bu kolajı tercih ettim.

8 Haziran 2010 Salı

Dunya Kupasi Hatiralari 23 Kisilik Takim Kadrosu - Bekler

Bundan 15-20 sene evvel, belki dunya futbolu icin coktan yerlesmis temalardi ama iste Turk futbolu icin epey yeniydi: Hucumcu bekler. Fatih Terim'ten kisilik olarak ne denli hazzetmesem de onun Turk futbolu icin yaptiklari ve yapmaya calistiklarinin degerinin her daim altinin cizilmesi gerektigine inanirim. Turkiye, bu hucumcu bekler anlayisini esasinda biraz da Fatih Terim'le kazanmistir. Onun israrla soyleyip durdugu "'3-5-2'yi tersten oynayan bir takim hayal ediyorum" lafi gunun birinde gercege de donusmustur Galatasaray'daki ilk memuriyetinin son yillarinda. Neyse, mevzuu bu degil tabii ki. Ama kadro seciminin ardindaki mantigi ve feyz alinan futbol anlayisini serdetmek babinda iki satir ekleyeyim dedim. Sonra "efendim asli sag acik, hatta sag forvet olan Mehdi Mahdavikia'nin bekte ne isi var?" denmesin.


1) Cafu (1970): 94 Dunya Kupasi'nda finale kadar sadece 30 dakika oynayip yerini Jorginho'ya kaptirmasina ragmen, final macinin ilk yarisinda Jorginho'nun sakatlanmasiyla kupayi sahada kazananlarin arasinda olma serefine eristi. 98'de bu kez yeri saglamdi. Ve muteakip 2 dunya kupasinda da Brezilya'nin hem yeri en garanti olan hem de bu olcude kendisinden beklenen performansi fazlasiyla yerine getiren futbolcusu oldu gozumde. 2 kupa, 1 final, 1 ceyrek final, hay masaallah. Daha bizim katildigimiz 4 tane dunya kupasi bile yok!

2) Mehdi Mahdavikia (1997): Ayni saatte oynanan maclar disinda istisnasiz tumunu izleyip, turuncu kapakli buyuk boy defterde ayrintilariyla notlarini tuttugum - maalesef oda toplayan anne teroru sonrasi bu defter Ankara Mamak coplugunun tepelerinin yolunu tuttu - Fransa 98'in en heyecan verici anlarindan biriydi Mahdavikia'nin ABD'ye son dakikalarda atip da galibiyeti percinledigi gol. Tum mac boyu zaten ABD'nin sol kanadini paramparca etmis, ne var ki golu bir kontratakta, dagilan ABD savunmasinin sagindan atmisti. Son macta cirkin Almanlara karsi biraz daha direnc gosterebilseydiler 2. turu da gorurlerdi ya, kisfmet degilmis.

3) Robert Jarni (1968): Mahdavikia'nin bitiremedigi hesabi Almanlara ceyrek finalde kesen futbolcuydu Jarni. Ergun Penbe'nin Hirvat ikizi gibi bir seydi zaten. Duzenli hucuma cikar, sogukkanliligini muntazaman muhafaza eder, pas trafigine muthis katki saglar, bindirmelerinden birinde acigi yakaladi mi yerden sert fuzelerdi. Hirvatlarin 3.lugunde Suker ile beraber kilit oyunculardan biriydi. Evet, Roberto Carlos ya da Bixente Lizarazu belki boylesi bir altin kadroya girmeyi daha cok hak eden isimler; ama gonul gozuyle bakildiginda 3 numara Jarni'nindir.


4) Fabio Grosso (1977): Dunya Kupalari'nin mahsulu futbolcular vardir; oncesi mechul sonrasi sonuktur; ama iste o sihirli bir ay vardir ya, iste ne olduysa orada olur. Grosso dunyakupasitopculari familyasigillerden bir ademoglu; ustelik gonullerin yeni sultani Lucas Neill'i aldatarak ve guzelim Avustralya'nin saf disi kalmasina neden olacak sekilde penalti kazandirarak hanesinde cok buyuk bir eksi de var. Amma velakin sirf yari finalde Almanya'ya attigi golden sonra yaptigi "Tardelli gol sevinci" icin dahi listeye girmeyi kesinlikle hak ediyor.

Dunya Kupasi Hatiralari 23 Kisilik Takim Kadrosu - Kaleciler

Anne karninda kacirilan Ispanya 82 ve suurun henuz kapali oldugu Meksika 86 sonrasindaki dunya kupalarini kimini kismen kimini kulliyen takip eden bu fakir u hakir, yeni bir deneyim arefesinde simdiye kadarki tecrubelerinden mutevellit kendi 23 kisilik kadrosunu FIFA'ya iletti. Cambiasso ve Zanetti'yi almayan Maradona veyahut Ronaldinho'yu evine mahkum eden Dunga gibi elestiri oklarina gogsumu simdiden siper ederek basliyorum. Once kaleciler:

1) Sergio Javier Goycochea (1963) Kadrodaki kaleciler icinde Dunya Kupasi kaldirmamis yegane isim. Buna karsin kaleyi ona teslim etmekte en ufak bir suphe duymuyorum, zira nasil ki her teknik direktorun kuluplerinde iyi performans ortaya koymadigi halde takintili oldugu isimler oluyor; benim zaafim da Goycochea. Italya 90 sirasinda evde kendi kendime duzenleyip sunuculugunu da bilfiil icra ettigim salon maclarinin en buyuk yildizi, ikinci kaleci olarak katildigi o turnuvada Nery Pumpido'nun sakatligi sonrasi gectigi kalede 2'si ceyrek finalde Yugoslavya'ya, 2'si yari finalde Italya'ya karsi kurtardigi 4 penaltiyla Arjantin'i finale tasiyan Goycochea'ydi. Hatta finalde de Brehme'nin o diregin en uzak kosesine giden topunu da neredeyse kurtariyordu ya, kaderin oyunu, Goycochea'nin buyuk bir efsane olmasina son anda mani oldu. Arjantin o turnuvadan bu yana pek de gun yuzu gormuyorsa, Carlos Roa, Pablo Cavallero, Roberto Abbondanzieri gibi kifayetsiz muhterislerin eline dustugu icindir.


2) Gianluigi Buffon (1978) Bir kaleci kurtardigi bir penaltiyla, finalde uzandigi bir topla, son saniyede parmaklarinin ucuyla cikardigi bir sutla takimina kupalar kazandirabilir. Ama tum bunlari bir turnuva sathina yayarak o kupaya erismek ancak Buffon'a nasip olmustur muhtemelen. Son Dunya Kupasi'nda Cannavaro da hak etmisse de en iyi oyuncu odulunu, benim icin o odulun tek adresi Buffon'du. Hos, "Hatiralar" takiminda ikinci kaleci olarak sirasini bekleyecek ya, hos gorsun, cocukluk hatiralarinin gucu karsisinda, malum, hicbir sey duramiyor.

3) Claudio Andrè Mergen Taffarel (1966) Dogrusunu soylemek gerekirse, 3. kaleciyi bulma konusunda epey zorlandim. Hatta yeri geldi, Kuzey Kore teknik direktoru Kim Jong Hun gibi bir forvet oyuncusunu, soz gelimi Salvatore Schillachi'yi bu pozisyona kaydirip gerektiginde etinden ve sutunden yararlanmayi dahi dusundum. Ama sonucta biraz Galatasaraylilik biraz da Hollanda macinda kurtardigi penaltilar ve sonrasindaki coskusu galebe caldi. 3. kaleci olmasina gider yapmayacak kadar tecrubeli ve kalender bir sahsiyet olmasi da isin cabasiydi.

Taffarel'in postu icin diger adaylar oynadiklari Dunya Kupalari'nda en iyi kaleci odullerini almis olan Fabien Barthez ve Oliver Kahn'di; ama Barthez'i kalecilik, Kahn'i da insanlik meziyetleri konusundaki derin suphelerim neticesi kadro disi biraktim. Akillara baska kaleci profilleri duserse buraya bir serh duselim.

Geleceği yazmak

Sene 2002, aylardan haziran. Yine bir dünya kupası ama bu daha güzelinden. Biz de oradayız ve Japonya'yı, Ümit Davala'nın alemin en kötü saç stiline sahip kafasıyla attığı gol sayesinde yenmiş çeyrek finale çıkmışız. Şenol Güneş, bu büyük başarının arkasındaki adam olarak maç sonrası demeç veriyor: "Futbolcularım bugüne kadar tarih yazdı. Fakat artık tarih yazmaya gerek yok. Tarih bitti. Artık geleceği yazıyorlar"

Allahım allahım, böyle tarihi bir anda hocanın verdiği demeç bu mu olmalıydı. Çıksa dese ki "dünya büyükse biz de büyüğüz" millet olarak şöyle bir şahlansak fena mı olurdu. Ayrıca belli ki olası bir galibiyet sonrası söylenecekler maç öncesinden düşünülmüş ancak bu çıkmış işte.



Zamanında bana çok saçma gelen bu sözler bugünlerde çok moda. Her yere yazmışlar sağolsunlar. Demek ki o kadar da saçma değilmiş, ne bileyim ben.

Nike'ın son reklam filminin (ve kampanyasının) sloganı : "write the future". Reklamı İnarritu çekmiş, herkes oynamış. Gerçi buna reklam demek ayıp olur. Reklam dediğin Aydemir Akbaş ile İbo'nun çektiği Merinos halı reklamlarıdır. Buna üst düzey kısa film diyebiliriz. Endüstriyel futbolun getirdiği nadir güzelliklerden bu reklam filmleri.

Nike, slogan için Şenol Güneş'e telif vermiş midir, sanmıyorum. Zaten verse de derviş ruhlu Şenol hoca kabul etmezdi bu parayı.

7 Haziran 2010 Pazartesi

Yine yeni yeniden...


Bir post altta, yaklaşık 7 ay önce yazdığım yazıya göz attım. Rijkaard'a o gün "biz buralarda yabancıları sevmeyiz" demişim, dinlememiş. O zaman bağıranlar, hala bağırıyorlar "Rijkaard bu işi bilmiyor" diye. Türk futbol medyasında değişen pek bir şey yok yani. Olsun enseyi karartmamak lazım.
Nitekim bu 7 ayda hiçbirimizin tahayyül edemediği şeyler oldu. Bursaspor devrim yaptı. Hem de takım sivasspor gibi sevimsiz futbol oynamadan, Ertuğrul hoca, bülent uygun gibi her gün çıkıp 300 tane lüzumsuz demeç vermeden bileğinin hakkıyla aldılar şampiyonluğu. Bu şampiyonluğun hikayesi için -özellikle Ertuğrul Sağlam için- ayrıca yazı yazılır, burada bir selam çakalım dedim.
Bir diğer büyük olay, Türk futbolunun Fatih Terim'den kurtulması oldu. Gerçi gideceği bosna maçında kesinleşmişti de gelecek kim olur, onu merak ediyorduk. Tuttular Hiddink'i getirdiler. Vay anasını dedik.
Önümüzde dünya kupası var onun heyacanı bünyeye yayıldı, arkasından eylül'de dünya basketbol turnuvası Türkiye'de, Bursaspor şampiyonlar liginde. Hiddink milli takımın başında, Terim'in ardından Denizli de bıraktı hocalığı. Özetle, güzel günler göreceğiz çocuklar, motorları maviliklere süreceğiz...

28 Ekim 2009 Çarşamba

Bi bırakın adamı allasen!!!


"Üst düzey bir teknik adamın psikolijisi 3 ayda nasıl bozulur" isimli bayık filmin bilmem kaçıncı tekrarını izlemekten sıkılmadık mı? Rijkaard gibi bir adamı, zaten bizim "süper" ligimiz hazmedemez, kusardı. Az kaldı. Rijkaard ilk alarmı Ankaragücü maçından sonra verdi: "Gökhan Zan milli takımda sakat sakat oynatıldı. Eksikliğini hissediyoruz" Fener maçından sonra basın toplantısında da B planınız yok mu gibi abuk bir soru soran gazeteciyi tersledi. Ertesi gün GS tv'ye verdiği demeç ise şöyleydi : "Yaşananlar utanç verici. Provokasyonu iyi yapıyorlar. Yaşanan tüm olaylar Fenerbahçe'nin stratejisinin bir parçasıydı. Çünkü bizim iyi bir takım olduğumuzu biliyorlardı. Ama ne yazık ki onların oyununa geldik. Yediğimiz ilk gol ofsayttı, penaltı pozisyonunda da Alex kendini attı."




Rijkaard bir Morinho değildir ki böyle lüzumsuz açıklamalar yapsın. Belli ki sinirleri yıpranmış. Adamın psikolojisini bozan da çok saygıdeğer Türk basınıdır zannımca. Mesela, Hıncal abimiz, duayenimiz !! ne yazıyor bugün: "Şimdi Rijkaard'ın futboldan anlamadığına inanıyorum. Ben Galatasaray'ın sadece maçlarını seyrediyorum ve madde madde cumartesi günü Sabah gazetesinde yazıyorum. "Galatasaray böyle gol yiyecek" diyorum ve hepsi gerçekleşiyor. O zaman hangimiz iyi biliyoruz işi; Rijkaard mı, ben mi?" Sen biliyorsun anasını satayim. Herşeyin en iyisini bildiğin gibi, futbolu da Rijkaard ve Neskeens'ten iyi biliyorsun. Rıdvan beri taraftan çıkıyor Rijkaard'ın B planı yok diyor. Ebe Rıdvan, el insaf. Birkaç akil adam dışında, tüm futbol basını da Hıncal-Rıdvan ekseninde saf tutunca Rijkaard'ın sinirler geriliyor haliyle. Geçen hafta "Go home Rijkaard" başlığı attı Hıncal. Ha gayret beyler, gönderin de kalalım biz bize, eski tas eski hamam.



Kimdir ki bu dallama Rijkaard? Hoca olarak neyini gördük ki? Adam, futbolu bıraktıktan sonra Hollanda milli takımında Hiddink'in yardımcılığını yapmış. 98 dünya kupasının en iyi futbolunu oynayan takım yarı finalde penaltılarla -Taffarel'in kurtardıklarıyla -Brezilya'ya elenmiş. Geçtik. Hiddink ayrılınca takımın başına geçmiş, takım Euro 2000'de futbol olarak önceki turnuvanın da üzerine çıkmış yine yarı finalde maç içinde iki penaltı kaçırmış, 2-3 top direkten dönmüş. 0-0 biten maçta penaltılarla bu sefer İtalya'ya elenmiş. Hollanda yine turnuvanın en iyi topunu oynayan takım olarak kalmış akıllarda. En azından benim aklımda.. Geçtik.




Barcelona'da yaptıkları ise daha taze tekrarlamanın alemi yok. Rijkaard'ın takımı, Murat Kosova'nın tabiriyle; Arsenal'le birlikte gezegenin en iyi futbol oynayan iki takımından biriydi. Hem de B planı olmadan !!! Geçtik. Türkiye'ye geldikten sonra ne yaptı peki bu adam; Avrupa kupalarında 9 maça çıktı, mağlup olmadı. Pana'ya dışarıda 3, Dinamo'ya içeride 4, toplamda 27 gol attı. Ligde Fener maçına kadar çıktığı 9 maçın 7'sini kazandı; 25 gol attı. Adam Fener'e kaybetti diye ortalık yıkılıyor. Arkadaşım o stadda imparatorunuz 6 yemedi mi, Lucescu gibi oyunu kitlemeyi çok iyi bilen bir hoca puansız dönmedi mi. Bir takım 10 yıldır bir statta kazanamıyorsa, teknik direktörün bunda çok fazla etkisi olmasa gerek. Takım çok gol yiyip, çok pozisyon veriyormuş, doğrudur ama bir müsade edin adama. 10. hafta'da takımı getirdiği noktaya bakın. Bu takım 5 ay önce ligi 5. bitiren takım, az biraz hafıza. Çok değil ha, az, azcık...





Futbol izlemeye başladığım günden beri hasta fenerli biri olarak, gs'yi iki defa kıskandım. Biri Hagi hususundaydı. Çok isterdim Hagi GS yerine Fener'de oynasın. Diğeri ise mevcut Rijkaard-Neskeens ikilisi. 3 yıl şampiyonluk sözünü gerçekleştirmek için getirilen Daum yerine, taraftardan 1-2 yıl sabır istenerek Rijkaard getirilseydi keşke.



Fener'de oynamasa da Hagi'yi izlemekten her zaman keyif aldım. Rijkaard'ın oynattığı futbolu izlemekten de keyif alıyorum.(kadıköy'de galip gelmediği sürece:) Futbol aşkına, bir susun, bir bırakın adamın yakasını ya.

24 Ekim 2009 Cumartesi

seviyorum ulan sizi


"Derbiyi kim kazanır?" sorusunun cevabının öğrenildiği andan daha çok bu sorunun ortalıkta dolandığı, derbiden önceki haftayı seviyorum ben. Entel spor yazarlarının ve taraftarlığın doğasını hiç anlamayan sosyal duyargaçları güçlü abla ve abilerin öne sürdüğü tüm önermeleri doğrulayan bir bünyeye sahibim.


Aklıselim kalem erbabı kimselerin sürekli tekrarladıkları "bazı dar görüşlü taraftarlar, Galatasaray'ı yenmeyi hem şampiyonluktan hem avrupa'da kazanılacak başarılardan daha çok önemsiyorlar." söylemindeki o dar görüşlü taraftarlardan biri benim. (avrupa kupalarındaki başarı ise şampiyonluktan önemlidir nazarımda, öyle de vizyon sahibiyimdir; lütfen...)


Yukarıda bahsettiğim sosyal duyargaçları gelişkin büyüklerimizin ; "derbi olur, dertler unutulur... Uyuma vatandaş, memleketin derbiden büyük sorunları var" temalı söylemlerinde -ki "olacak o kadar"ın yıllarca kendini tekrarlayan mesaj kaygılı skeçlerine de malzeme olmuştur bu tema- konuşmacının seslendiği uyuyan vatandaş da benim. Demokratik açılımmış, domuz gribiymiş, israil'le krizmiş... Bana ne lan, derbi var bugün.


Bir de sevgi pıtırcıklarına uyuzum. Birbirimizi sevelim, alkışlayalım, hepimiz kardeşiz falan filan işte... Biraz tansiyon olacak derbi dediğinde, ne var bunda. Son derbideki saçmalığı kastetmiyorum tabii ki; hem top oynama, 90 dakika futbol ve rekabet adına hiçbir şey yapma, maçın sonunda kavga çıkar. Bu değil tabii ki kastettiğim ama çatır çatır oynarsın sahada, kemik sesleri gelir tribünlere, arada da hızını alamaz itişir kakışırsın; işte o gerilim benim şiddet eğilimli alter egomu sarhoş ediyor. Lugano, Baros'un ayağına bassın, Sarbi, derbi yaşamamış Andre Santos'a derbi neymiş izah etsin isterim. Öyle çok temiz maç olmasın yani, ama güzel futbol olsun, bir de kötü oynasa da Fener kazansın.


Maçın son düdüğünden sonrası ise işin yavan kısmı. En fazla pazartesi sabahı iki-üç gazetenin spor sayfasını karıştırır, zaten derbinin yılmış yıkılmış takımının taraftarıyla çok da makara yapmanın lüzumunu görmezsin. Belki sadece aylar sonra oynanacak derbiye hafıza kaybıyla gelen vatandaşa maziyi hatırlatır, kafa yaparsın. O'dur yani. Yoksa maçın sonucu, maçtan önceki heyecanla kıyaslandığında- yenilsen de yensen de- pek birşey ifade etmez. Maç biter, formalar değiştirilir, herkes evine dağılır, hayat eski monotonluğuna döner.
P.S. Derbiden kastım sadece FB-GS maçlarıdır. Bjk maçları da iyi hoş ama bunun tadı bir başka be hacım...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Futbol bazen sadece futbol olmalı

An itibariyle 2010 dünya kupası elemeleri grup maçlarını tamamladık. Son maçımız da gazozuna bir Ermenistan maçıydı. Tamam maçın belki iki takım için de sportif açıdan bir anlamı yoktu ama milli takımın, tarihinde bu kadar "siyasi" bir maç oynandığını sanmıyorum. Ne kadar çirkin bir maç atmosferi yaratıldı. Ermenistan'la protokol imzalandı mı imzalandı, e bırak muhabbet siyasi münasebetle sınırlı kalsın, futbol'u niye alet ediyorsun.
Maç biletleri satılmamış, sadece davetiyeyle "aklı başında insanlara" dağıtılmış. Stada azerbaycan bayrağı sokulmamış, onu geçtim Fatih Terim posteri getirenlerin elinden alınmış posterler, oturmak için karton getirenlere bile izin verilmemiş; provokatörler üzerine birşeyler yazar da "çirkin görüntüler" oluşur korkusuyla. Bilmem kaç bin polis 48 saattir stadın çevresindeymiş, bomba arama ekipleri kapılar açılmadan önce tüm stadı kontrol etmiş. 250 siyasi protokol gelmiş maça. Bu ne lan... Şaka gibi...
Zaten dünya kupasına gidememişiz, canımız sıkkın. Teknik direktör istifa etmiş, Rüştü son maçım demiş. Maçı zaten alacağımız belli, maça giden 3-5 bin kişi de istifa etmiş hocayı, milli takımı bırakan futbolcuyu yuhalamaz herhalde. Diyarbakır maçı sonrası kopan kıyameti gördükten sonra bursa taraftarının Ermenistan alehinde benzer birşeyi tekrarlayacak kadar dangalak olduğunu da sanmıyorum. Bırakın da gazozuna bir maç olsun işte. Futbol'un, takımlarıyla ya da taraftarlarıyla, siyasete bulaşması, siyasileşmesi farklı bir olaydır, siyasetin futbolu kullanması ve onu araçsallaştırması başka bir olaydır. Şimdi şöyle bir senaryo yazalım. Biz Bosnayı orada yendik ve puan farkı 1'e düştü. Dünya kupasına gitme şansımız da son maça kaldı. Ermenistanla son maçı da Bursa'da oynuyoruz, o maçta kaybettiğimiz puanla da Bosna'ya geçilip eleniyoruz. İşte o zaman görürdük dostluk maçını. Ne sahada ermeni futbolcular kalırdı kovalamadığımız, ne şeref tribününde yumruklamadığımız Ermeni bürokratları. Fatih Terim'in ve Bursa taraftarının muhtemel reaksiyonlarını buraya almıyorum bile. (Bkz: Türkiye-İsviçre maçı) Neyse ya daha fazla uzatmıyorum.

BABA


Francis Coppola İstanbul'a geliyormuş. Önümüzdeki yıl İstanbul'da çekeceği filmle ilgili çalışacakmış. Tamam ,Coppola son dönemde çok parlak bir film çekmemiştir ama Baba'yı çekmiştir, Apocalypse now'ı çekmiştir, conversation, rumble fish vardır arşivinde. Babadır, büyüktür, efsanedir nitekim. Türkiye'yi ziyareti sırasında, kültür bakanı Ertuğrul Günay ile de görüşecekmiş. Hayatımda ilk kez bir siyasetçiyi kıskandım. Ulan Coppola geliyor kapına yuh artık. Dedim bir gün gelse Coppola ziyaretime - o gelmese de olur, ben giderim hatta kapısında yatarım icap ederse :)- içsek kahvelerimizi, sonra ben sorsam, baba anlatsa, o anlatsa ben dinlesem. Güzel olurdu be ... Kültür bakanı olmak varmış anasını satayım...

5 Ekim 2009 Pazartesi

Demiryolu hikayecileri


Birkaç post altta, Tedirgine'nin Bursaspor-Diyarbakırspor ile ilgili yazdığı yazıya meze olmuştu Adana Demirspor-Livorno maçı. "Demiryolu işçilerinin takımı demirspor"un bu kimliği yenice mi icat edildi, maziden mi bulup çıkarıldı yoksa biz mi adamlara bok atıyoruz diye bir muhabbet dönmüştü. Yenice okumaya başladığım, Tanıl Bora'nın editlediği "Futbol ve Kültürü" kitabında tam da Demirspor'un mazisi üzerine bir makaleyle karşılaşınca, şu sorunun cevabını vereyim dedim. Blog'u takip eden demirsporlu olmadığına göre tehdit almayacağımı varsayarak kulübün nasıl ortaya çıktığını özetleyeyim.
"Adana futbolu denine akla gelen ilk isim Adana Demirspor, benzeri pek çok spor kulübü gibi varlığını 1940 tarihli 'Sivil savunma Mükellefiyeti' kanununa borçludur. Bu yasa, 500 kişiden fazla eleman çalıştıran kamu ve özel sektör kuruluşlarına spor kulübü kurma yükümlülüğü getirmekteydi. Adana Demirspor da 1940 tarihinde TCDD 6. işletme müdürü Eşref Demirağ'ın önderliğinde kurulur. Takım gücünü tabîi üye TCDD personelinin mecburi ödentili konumundan alır."
Demek ki neymiş; Demirspor, demiryolu işçilerinin biraraya gelerek kurduğu, ideolojik bir zemine sahip, devrimci bir takım değil, devletin sporu kitleselleştirmek adına çıkardığı bir yasa çerçevesinde, devlet eliyle kurulan, demiryolu personelinin ise mecburi olarak iştirak etmek zorunda olduğu bir kulüpmüş. Bugün, "sahip" olduğu kimliği nasıl devşirdiği sorusunu da sosyologlar cevaplasın, ben tarihçiyim :)

30 Eylül 2009 Çarşamba

Yumurtanın dayanılmaz hazzı


70 gün sonra Avrupa kısa kulvar yüzme şampiyonası İstanbul'da başlıyor. Yüzme sporu ile ilgim, Phelps'in havuzda olduğu dakikalarla sınırlı olduğundan klavyenin başında tulum tulum kesmenin alemi yok. Mesele şu ki, tam iki sene önce alınan şampiyona için gerekli hazırlıklar tamamlanamadığıı için memleketime has komik olaylar cereyan etmeye başlamış, paylaşayım dedim.

Avrupa yüzme birliği, Türkiye'den kurallara uygun kapalı yüzme havuzu ve 2500 kişilik karşılıklı iki tribün istemiş. Biri ısınma, biri yarışma için iki havuz bulunacakmış tesiste. Bizimkiler de yaparız demişler, mamafih henüz ortada birşey yok -dikkat 70 gün kaldı-. Son çare olarak, Abdi İpekçi'ye portatif havuz kurmak için ayaklanmış, bir italyan firma ile 2 milyon euro'ya anlaşmışlar. Bu fiyata sıfırdan tesis kurulur. Geçtim. Abdi İpekçi'yi 2010 basketbol dünya şampiyonasına hazırlamak için, salona 1 milyon tl'lık tadilat yapılmış. Bu havuzların yapılması durumunda, skorbordlar buhardan bozulacak, parkeler mahvolacak. Havuzu sahaya getirebilmek için tırların içeri girmesi lazım ama tırların girebileceği kapı yok, ziyanı yok kırarız kapılar. Yüzme şampiyonası öncesi ve sonrası Efes ve Fenerbahçe euro league maçlarını oynayamayacak falan filan. Basketbol federasyonu da haliyle buna karşı çıkıyor. Dolayısıyla yüzme federasyonu ile Basketbol federasyonu arasında itiş kakış devam ediyor. -dikkat 70 gün kaldı.- (Abdi İpekçi, aşağıdaki şekilde dizayn edilecek.)




Basketbol federasyonu adına, Doğan Hakyemez bağlandı ntv'ye: "Abdi ipekçi'de yüzme şampiyonasının yapılması mümkün değil. Dolayısıyla bu organizasyonu yetiştirmeleri imkansız" dedi. Sonra 2010 dünya şampiyonası için gereken salonların yapımının sürdüğünü, onların ucu ucuna yetişeceğini söyledi.


Peki 2010 basketbol dünya şapmpiyonasının Türkiye'de yapılacağı 2004'de belli oldu. -Dikkat 5 yıl önce- Şampiyonanın yapılacağı 4 şehirden biri olan Antalya'da organizasyon için yeterli çalışma yapılmadığından bu şehir organizasyondan çıkarılarak Kayseri iki ay önce organizasyona dahil edildi. -dikkat 6 yıl önce planlaması yapılan organizasyona 1 yıl kala yapılan değişikliğin büyüklüğüne bakar mısın- Dream Team geliyor, Arjantin geliyor, İspanya geliyor, biz adamları hangi şehre yollayacağımıza daha karar veremedik. Salonlarda hazırlık maçı bile oynanmadan, Dünya şampiyonası oynanacak.

Peki bu organizasyonların altından kalkabilir miyiz? Tabii ki :) 2010 Dünya basketbol şampiyonası da iyi kötü yapılır, 70 gün sonra yapılacak avrupa yüzme şampiyonası da. Hatta aynı organizasyon komitesi aynı tembellikle 3 yıl oturur, 2012 Dünya yüzme şampiyonası hazırlıklarını yine son ay tamamlar. 2001'de Avrupa basketbol şampiyonası için hazırlıklar da ucu ucuna yetişmedi mi? 2005'de şampiyonlar ligi finaline 1 hafta kala, yol makinaları stadın çevresinde çalışmıyor muydu? Kıçı kırık Eurovision organizasyonunda bile Abdi İpekçi'yi hazırlamak için son günü beklemedik mi? Peki biraz özele inelim, öğrencilik hayatımız boyunca sınava son gece çalışmadık mı? Dönem projelerini, bütün dönem yatıp, son 3 günde sinir buhranları içinde tembelliğimize küfrederek karalamadık mı? Günü belli işleri, son iki gün fazla mesaiye kalarak götün götün yetiştirmedik mi? Bir haftam daha olsaydı daha iyi olabilirdi demedik mi? Her tecrübeden sonra, bir dahaki sefere daha planlı programlı olacak herşey, son güne bırakmayacağım deyip yine o son gün stresini yaşamadık mı?

Öyle genetik-ırsi gibi açıklama çok basit görünüyor, kültürel-sosyolojik bir durum önermesi de hiçbir zaman kafama yatmamıştır. Hiç mi birşey öğrenmez bu vatandaş, tecrübelerinden di mi? Ancak, bu coğrafya da yaşayan insanların, malum bölgedeki yumurtanın yarattığı baskıyı çok sevdikleri ve bu heyecandan vazgeçemedikleri bir gerçek. İskoç bilim adamları, yumurtanın uyardığı sinirler ile, bu sırada beynin ön korteksinde oluşan baskı sonucu hipotalamustan salgılanan hormon arasındaki korolasyonu bulsa da memleketimin şu sorununu çözseler.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Bir Kulturu Temsil Edememek

Platini'nin meshur sozudur: "Bir futbol takimi bir varolus seklini, bir kulturu temsil eder." Garibim, herhalde Turkiye'den hic haberdar degildi bu lafi ettiginde. Gerci Turkiye ozelinde yapilmis benzer bir tahlil de hatirliyorum Kurthan Fisek'ten: "Galatasaray aristokrasiyi, Fenerbahce burjuvaziyi Besiktas da proleteryayi temsil eder." Sozun sarf edildigi 80'ler icin haklilik payi bulunabilir belki ama, bugun icin, Carsi grubunun tum zorlayis ve kendilerine kimlik devsirme cabalarini da hesaba katmakla birlikte, guduk kalacak bir onerme. Maalesef Turkiye'de hicbir futbol takimi herhangi bir varolus seklini ve kulturunu temsil etmiyor, edemiyor. Bunu, ister on milyonlari bulan taraftar yogunlugunun kacinilmaz heterojenligine baglayin, ister Turk futbol kamuoyunun sozde apolitik durusuyla aciklayin.

Gecen ayki Adana Demirspor-Livorno maci, solcu-sol egilimli-sol gorunumlu-solcuyum ayaklarindaki ergen kisveli taraftar grubu icinde buyuk yanki yaratmisti. Asilan Che pankartlari, israrli Lucarelli tezahuratlari, hep bir agizdan soylenen Ciao Bella'lar; Ankara Yuksel Caddesi'nde ya da herhangi bir buyuk sehrin muhtelif sokaklarinda, 15-25 yas arasi kimlik buhranindaki genc kizlar ve erkeklerin, defterlerinin arasinda saklamak ya da odalarinin duvarlarina, yanlarina muhakkak ilistirilecek birkac Kizilderili ereni resmiyle beraber asilacak Deniz Gezmis, Yusuf Aslan, Huseyin Inan, Nazim Hikmet posterleri ve kartpostallari derinsizliginden ote degildi benim nazarimda. Niyetin iyiligi kotulugu mevzubahis degil. Hatta bu denli buyuk bir kitlenin ucundan kiyisindan bu tur degerler hakkinda kirinti da olsa bilgi sahibi olmasi guzel. Ama derinlik, o bilginin kendisinde degil, o bilgiyle ne yapilacaginda, o bilginin neye donustureleceginde degil midir?

Konuyu daha fazla dallandirip budaklandirmadan mevzuya geleyim: Diyarbakirspor, bu ulkenin hemen her stadinda ayni gerzekce,"Kahrolsun PKK" tezahuratiyla karsilaniyor yillardir. Buna, o cok solcu gecinen, Barcelona'nin irkciliga maruz kalmis siyahi futbolcularina sempatilerini ifade etmekten cekinmeyen Carsi Grubu'nun hukum surdugu Inonu Stadi da dahil! Bunun son ornegi cumartesi aksami Bursa Ataturk Stadi'nda yasandi. Diyarbakirspor'un deplasmanlarda boyle karsilanmasi artik o denli kaniksanmis ki, neredeyse bu kotu muamele haber nitelegini kaybedecek. Zaten haber olan tezahuratlarin kendisi olamiyor. Ancak yabanci maddeler atilir, yoneticiler arasi munakasa seviyesine cikacak kadar olaylar gelisirse Diyarbakirspor'un maruz kaldigi hareketler kamuoyuyla paylasilabiliyor.

Isin traji-komik olan tarafi su ki, Diyarbakirspor boyle bir muameleyi kelimenin iki anlamiyla da hak etmiyor! Birincisi, malum, Diyarbakirspor'u ve dahi tum Kurtleri terorist bir orgut ile esdeger kilmanin kendisi anlamsiz. Ikincisi ve bence daha onemlisi, Diyarbakirspor hangi Kurt kimligini ve kulturunu sahipleniyor ki bu tarz bir kabul buluyor?

Su an Diyarbakirspor kadrosunda bolge dogumlu iki oyuncu var - eger Irakli Basim Abbas'i saymazsak-, ki bir tanesi benim de oyununu cok begendigim Baris Atas. Kulup, yalnizca bugun degil daha oncesinde de nev-i sahsina munhasir bir kulup kimligi ve kadrosu olusturmak konusunda gonulsuzdu. Diyarbakirspor'dan bir Athletic de Bilbao yaratilamaz miydi; galiba kimsenin, ne Diyarbakirspor cevresinde toplanmis rantcilarin ne de apolitik oldugu iddia edilen ama dibine kadar Turkiye muhafazakar-mutedeyyin-milliyetci vasati tarafindan domine edilen Turk futbol kamuoyunun isine gelirdi. Bu nedenle, Diyarbakirspor, 2001 yilinda, derin-gorunur resmi ideoloji ve devletin kollari altina girip, turlu saibeler ve ahlaksizliklarla Turkiye Super Ligi'ne cikarak, olmayan degerlerini de bir daha geri donusu mumkun kilmazcasina yikti gecti.

Bakmayin Diyarbakirspor-Fenerbahce macinda cikan olaylarin kamuoyuna siyasi bir icerik altinda sunulmaya calisilmasina. Nasil ki Diyarbakirspor bir rant kulturunun esiriyse, olaylari cikaran taraftarlar da baska ve daha kucuk capta bir rant kulturunun esiri. Keske hakikaten de siyasi ve ideolojik bir boyutu olabilseydi.

Stadyumlara toplanan yiginlar devrime ikna olunabilseydi bu ulkede devrimin gerceklestirilmis olacagi hep soylenegelir durur. Ne ki, stadyumdakiler de Turkiye'nin aynasi ve aynisi iste. Futboldan ve stadyumlardan, Turkiye'nin hayri icin bir seylerin gelmesi, maalesef hala Kaf Dagi'nin otesinde.