30 Eylül 2009 Çarşamba

Yumurtanın dayanılmaz hazzı


70 gün sonra Avrupa kısa kulvar yüzme şampiyonası İstanbul'da başlıyor. Yüzme sporu ile ilgim, Phelps'in havuzda olduğu dakikalarla sınırlı olduğundan klavyenin başında tulum tulum kesmenin alemi yok. Mesele şu ki, tam iki sene önce alınan şampiyona için gerekli hazırlıklar tamamlanamadığıı için memleketime has komik olaylar cereyan etmeye başlamış, paylaşayım dedim.

Avrupa yüzme birliği, Türkiye'den kurallara uygun kapalı yüzme havuzu ve 2500 kişilik karşılıklı iki tribün istemiş. Biri ısınma, biri yarışma için iki havuz bulunacakmış tesiste. Bizimkiler de yaparız demişler, mamafih henüz ortada birşey yok -dikkat 70 gün kaldı-. Son çare olarak, Abdi İpekçi'ye portatif havuz kurmak için ayaklanmış, bir italyan firma ile 2 milyon euro'ya anlaşmışlar. Bu fiyata sıfırdan tesis kurulur. Geçtim. Abdi İpekçi'yi 2010 basketbol dünya şampiyonasına hazırlamak için, salona 1 milyon tl'lık tadilat yapılmış. Bu havuzların yapılması durumunda, skorbordlar buhardan bozulacak, parkeler mahvolacak. Havuzu sahaya getirebilmek için tırların içeri girmesi lazım ama tırların girebileceği kapı yok, ziyanı yok kırarız kapılar. Yüzme şampiyonası öncesi ve sonrası Efes ve Fenerbahçe euro league maçlarını oynayamayacak falan filan. Basketbol federasyonu da haliyle buna karşı çıkıyor. Dolayısıyla yüzme federasyonu ile Basketbol federasyonu arasında itiş kakış devam ediyor. -dikkat 70 gün kaldı.- (Abdi İpekçi, aşağıdaki şekilde dizayn edilecek.)




Basketbol federasyonu adına, Doğan Hakyemez bağlandı ntv'ye: "Abdi ipekçi'de yüzme şampiyonasının yapılması mümkün değil. Dolayısıyla bu organizasyonu yetiştirmeleri imkansız" dedi. Sonra 2010 dünya şampiyonası için gereken salonların yapımının sürdüğünü, onların ucu ucuna yetişeceğini söyledi.


Peki 2010 basketbol dünya şapmpiyonasının Türkiye'de yapılacağı 2004'de belli oldu. -Dikkat 5 yıl önce- Şampiyonanın yapılacağı 4 şehirden biri olan Antalya'da organizasyon için yeterli çalışma yapılmadığından bu şehir organizasyondan çıkarılarak Kayseri iki ay önce organizasyona dahil edildi. -dikkat 6 yıl önce planlaması yapılan organizasyona 1 yıl kala yapılan değişikliğin büyüklüğüne bakar mısın- Dream Team geliyor, Arjantin geliyor, İspanya geliyor, biz adamları hangi şehre yollayacağımıza daha karar veremedik. Salonlarda hazırlık maçı bile oynanmadan, Dünya şampiyonası oynanacak.

Peki bu organizasyonların altından kalkabilir miyiz? Tabii ki :) 2010 Dünya basketbol şampiyonası da iyi kötü yapılır, 70 gün sonra yapılacak avrupa yüzme şampiyonası da. Hatta aynı organizasyon komitesi aynı tembellikle 3 yıl oturur, 2012 Dünya yüzme şampiyonası hazırlıklarını yine son ay tamamlar. 2001'de Avrupa basketbol şampiyonası için hazırlıklar da ucu ucuna yetişmedi mi? 2005'de şampiyonlar ligi finaline 1 hafta kala, yol makinaları stadın çevresinde çalışmıyor muydu? Kıçı kırık Eurovision organizasyonunda bile Abdi İpekçi'yi hazırlamak için son günü beklemedik mi? Peki biraz özele inelim, öğrencilik hayatımız boyunca sınava son gece çalışmadık mı? Dönem projelerini, bütün dönem yatıp, son 3 günde sinir buhranları içinde tembelliğimize küfrederek karalamadık mı? Günü belli işleri, son iki gün fazla mesaiye kalarak götün götün yetiştirmedik mi? Bir haftam daha olsaydı daha iyi olabilirdi demedik mi? Her tecrübeden sonra, bir dahaki sefere daha planlı programlı olacak herşey, son güne bırakmayacağım deyip yine o son gün stresini yaşamadık mı?

Öyle genetik-ırsi gibi açıklama çok basit görünüyor, kültürel-sosyolojik bir durum önermesi de hiçbir zaman kafama yatmamıştır. Hiç mi birşey öğrenmez bu vatandaş, tecrübelerinden di mi? Ancak, bu coğrafya da yaşayan insanların, malum bölgedeki yumurtanın yarattığı baskıyı çok sevdikleri ve bu heyecandan vazgeçemedikleri bir gerçek. İskoç bilim adamları, yumurtanın uyardığı sinirler ile, bu sırada beynin ön korteksinde oluşan baskı sonucu hipotalamustan salgılanan hormon arasındaki korolasyonu bulsa da memleketimin şu sorununu çözseler.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Bir Kulturu Temsil Edememek

Platini'nin meshur sozudur: "Bir futbol takimi bir varolus seklini, bir kulturu temsil eder." Garibim, herhalde Turkiye'den hic haberdar degildi bu lafi ettiginde. Gerci Turkiye ozelinde yapilmis benzer bir tahlil de hatirliyorum Kurthan Fisek'ten: "Galatasaray aristokrasiyi, Fenerbahce burjuvaziyi Besiktas da proleteryayi temsil eder." Sozun sarf edildigi 80'ler icin haklilik payi bulunabilir belki ama, bugun icin, Carsi grubunun tum zorlayis ve kendilerine kimlik devsirme cabalarini da hesaba katmakla birlikte, guduk kalacak bir onerme. Maalesef Turkiye'de hicbir futbol takimi herhangi bir varolus seklini ve kulturunu temsil etmiyor, edemiyor. Bunu, ister on milyonlari bulan taraftar yogunlugunun kacinilmaz heterojenligine baglayin, ister Turk futbol kamuoyunun sozde apolitik durusuyla aciklayin.

Gecen ayki Adana Demirspor-Livorno maci, solcu-sol egilimli-sol gorunumlu-solcuyum ayaklarindaki ergen kisveli taraftar grubu icinde buyuk yanki yaratmisti. Asilan Che pankartlari, israrli Lucarelli tezahuratlari, hep bir agizdan soylenen Ciao Bella'lar; Ankara Yuksel Caddesi'nde ya da herhangi bir buyuk sehrin muhtelif sokaklarinda, 15-25 yas arasi kimlik buhranindaki genc kizlar ve erkeklerin, defterlerinin arasinda saklamak ya da odalarinin duvarlarina, yanlarina muhakkak ilistirilecek birkac Kizilderili ereni resmiyle beraber asilacak Deniz Gezmis, Yusuf Aslan, Huseyin Inan, Nazim Hikmet posterleri ve kartpostallari derinsizliginden ote degildi benim nazarimda. Niyetin iyiligi kotulugu mevzubahis degil. Hatta bu denli buyuk bir kitlenin ucundan kiyisindan bu tur degerler hakkinda kirinti da olsa bilgi sahibi olmasi guzel. Ama derinlik, o bilginin kendisinde degil, o bilgiyle ne yapilacaginda, o bilginin neye donustureleceginde degil midir?

Konuyu daha fazla dallandirip budaklandirmadan mevzuya geleyim: Diyarbakirspor, bu ulkenin hemen her stadinda ayni gerzekce,"Kahrolsun PKK" tezahuratiyla karsilaniyor yillardir. Buna, o cok solcu gecinen, Barcelona'nin irkciliga maruz kalmis siyahi futbolcularina sempatilerini ifade etmekten cekinmeyen Carsi Grubu'nun hukum surdugu Inonu Stadi da dahil! Bunun son ornegi cumartesi aksami Bursa Ataturk Stadi'nda yasandi. Diyarbakirspor'un deplasmanlarda boyle karsilanmasi artik o denli kaniksanmis ki, neredeyse bu kotu muamele haber nitelegini kaybedecek. Zaten haber olan tezahuratlarin kendisi olamiyor. Ancak yabanci maddeler atilir, yoneticiler arasi munakasa seviyesine cikacak kadar olaylar gelisirse Diyarbakirspor'un maruz kaldigi hareketler kamuoyuyla paylasilabiliyor.

Isin traji-komik olan tarafi su ki, Diyarbakirspor boyle bir muameleyi kelimenin iki anlamiyla da hak etmiyor! Birincisi, malum, Diyarbakirspor'u ve dahi tum Kurtleri terorist bir orgut ile esdeger kilmanin kendisi anlamsiz. Ikincisi ve bence daha onemlisi, Diyarbakirspor hangi Kurt kimligini ve kulturunu sahipleniyor ki bu tarz bir kabul buluyor?

Su an Diyarbakirspor kadrosunda bolge dogumlu iki oyuncu var - eger Irakli Basim Abbas'i saymazsak-, ki bir tanesi benim de oyununu cok begendigim Baris Atas. Kulup, yalnizca bugun degil daha oncesinde de nev-i sahsina munhasir bir kulup kimligi ve kadrosu olusturmak konusunda gonulsuzdu. Diyarbakirspor'dan bir Athletic de Bilbao yaratilamaz miydi; galiba kimsenin, ne Diyarbakirspor cevresinde toplanmis rantcilarin ne de apolitik oldugu iddia edilen ama dibine kadar Turkiye muhafazakar-mutedeyyin-milliyetci vasati tarafindan domine edilen Turk futbol kamuoyunun isine gelirdi. Bu nedenle, Diyarbakirspor, 2001 yilinda, derin-gorunur resmi ideoloji ve devletin kollari altina girip, turlu saibeler ve ahlaksizliklarla Turkiye Super Ligi'ne cikarak, olmayan degerlerini de bir daha geri donusu mumkun kilmazcasina yikti gecti.

Bakmayin Diyarbakirspor-Fenerbahce macinda cikan olaylarin kamuoyuna siyasi bir icerik altinda sunulmaya calisilmasina. Nasil ki Diyarbakirspor bir rant kulturunun esiriyse, olaylari cikaran taraftarlar da baska ve daha kucuk capta bir rant kulturunun esiri. Keske hakikaten de siyasi ve ideolojik bir boyutu olabilseydi.

Stadyumlara toplanan yiginlar devrime ikna olunabilseydi bu ulkede devrimin gerceklestirilmis olacagi hep soylenegelir durur. Ne ki, stadyumdakiler de Turkiye'nin aynasi ve aynisi iste. Futboldan ve stadyumlardan, Turkiye'nin hayri icin bir seylerin gelmesi, maalesef hala Kaf Dagi'nin otesinde.



26 Eylül 2009 Cumartesi

Tarihin arkası kaşınıyormuş, kaşı bakalım...

4-5 post aşağıda Osman Ertuğrul'un ölümü ile ilgili girdiğim postta Murat Bardakçı'nın şu sıra yapacağı ajitasyonla ilgilenmediğimi yazmıştım. İtiraf ediyorum, ilgilendim, hatta şu an karşımda, tv'de kaşıyor Allah kaşıyor tarihin sırtını. II. Abdülhamit'in bilmem kaçıncı kuşak torunu Orhan Osmanoğlu ve onun oğlu Yavuz Selim Osmanoğlu'nu karşısına almış "bu memleket sizin aslında, çok ayıp ettik biz size" kıvamında söylemlerle epey puan topladı. En komik kısım ise, adamlara tarih soruları sorup, cevapları kendisinin vermesi. Birisi dürtüp de, karşısındakilerin tarihçi olmadığını, onların karşısında kendisini ispatlamaya çalışmasının anlamsızlığını söylese keşke diyeceğim ama öyle bir olasılık yok malesef. Madem bu insanları televizyona çıkmaya ikna etmişsin, sorsana hanedan soyundan gelenlerin günlük hallerini. Ortaokulda, lisede tarih derslerinde Osmanlılardan bahsedilirken neler hissettiklerini sor mesela. Osmanlı tarihini öğrenmek için kimlerin kitaplarını okuduklarını sor. Bir sürü enteresan, belki magazinel soru sorabilecekken, "şimdi sen bilmezsin, senin deden III. Selim musikişinastı, dur ben sana ondan bişeyler çalayım" deme, onu haftaya yaparsın. Öff sıkıldım yazmaktan, böyle işte.

P.S. Çocuğa büyük dedesinin adını vermişler, Yavuz Selim. Yuh, dedeye bak :D

25 Eylül 2009 Cuma

Kardelen Mahsun

Toz bezi'nin zamanla olan cimri iliskisi bende olmadigindan iki saatimi Mahsun'a sarf etmistim. Zaten bu iki saatleri, ucleri besleri yedileri kirklari su fani hayatimda kimler, neler icin har vurup harman savurdugumun BBG Eray tadinda cetelesini tutsam, cikar bizim binanin catisina, kendimi asagi birakirim beyhude gecen omrum gozlerimin onunde. Neyse. Filme doneyim.

Filmin bir yerlerinde bir berfin (kardelen) hikayesi geciyordu. Bu gunese asik ama, ah min el-ask, gunes yuzunden olen cicegin ne denli cesur oldugundan dem vurulurak. Filmin adindan Mahsun Kirmizigul'un olasi iddialari ve belli basli metaforlari uzerine spekulasyon yapilabilir: 1) Mahsun bir berfindir. 2) Turkiye bir gunestir. 3) Mahsun Turkiye'ye asiktir. 4)Lakin Turkiye'nin kuru kuru bir asigi degildir. Gordugu bozukluklari beyazperdeye tasiyarak milyonlari bu mevzulardan haberdar edecek ve bu sebeple "devlet"i ve "ulke"siyle papaz olmayi goze alabilecek kadar cesurdur. Bunlara bir besinci olarak da su eklenebilir: "Gunesi gordum" diyebilmesinin de gosterdigi uzere bu kardelen olmemis, bilakis korunmus, kollanmis, ihya edilmistir!
Mahsun Kirmizigul'un, bu filmi 90'larin sonunda degil de 2008'de yapabilmesi, cesareti uzerine zaten epey bir fikir veriyor de asil bende merak uyandiran soru su: Bu filmin neresi cesur? Bu film, Hurriyet vb gazeteler ve bilumum kanaat yonlendiricisinin mesajlarindan gayri nasil bir mesaj veriyor? Genel olarak sanat eserleri ve ozel olarak filmler mesaj iletmeli mi tartismasina girmek istemedigim gibi mesajlarin ortuk iletilmesi ile kor goze parmak iletilmesi arasinda estetik farklar var midir, varsa nelerdir ve ne derece onemlidir gibi tali alanlar da derdim degil su an. Cunku film bastan asaga mesaj oldugu icin, mesajlarin nasil kullanildigindan ziyade mesajlarin kendisinin ne olduguyla ilgilenmek daha manali geliyor bana.

Toz bezi, Mahsun'un "Alem Buysa Kral Cimbom"la cikisini yaptigini soyluyor. Dogrudur ama o sarkiyla birlikte "Hepimiz Kardesiz"e de selam durmak gerekir. Iste film, "Hepimiz Kardesiz" sarkisinin uzun metrajli klibi gibi: Silahlar sussa, kardesler birbirini oldurmese, analarin gozyaslari dinse kabilinden temenniler pesi sira diziliyor. Meseleyi, reelpolitigin cirkin hesaplariyla bezemeden boylesi insancil bir nokta uzerinden kavramak gayet hos hos olmasina da, hepsi bu mu yahu? Guneydogu'da yasanmislar ve yasananlar uzerine malumatimiz cok sarih degil. Ama yakilan koyler, acilmis olum kuyulari, faili mechuller, halki korkutmak icin attirilan bombalar, ateslenen fuzeler yeni yeni gundeme geliyor. Bu yeni gundemin bir yan urunu olarak degerlendirebildigim filmde ise katiyetle boyle bir devlet teroru noktasina parmak basilmiyor. Bilakis devlet iyi, hos; devlet dost ve kardes. Koyu bosaltmalarini istiyor sakinlerinden ama bir sor, neden diye? Degil mi?

Simdi o nedenle bu "yumusak" film, Turkiye panoramasi sundugu ve bu sundugu resim, iktidarin ya da genel kamuoyunun nabzina layik bir serbet oldugu icin, filmin ve yonetmenin elinden bir "invisible hand" tutuyor goturuyor. O nedenle oscar aday adayi olmasi hicbir sekilde beni sasirtmadigi gibi, oscari aldigi gun de sasirmayacagim. Ama kabul konusmasinda, odulunu yalniz ve guzel ulkesine degil; "birbirimize en cok ihtiyac duydugumuz su gunlerde, aramiza nifak tohumlari atmaya calisan tum dis ve ic mihraklara inat, birbirine kenetlenmis, Laziyla, Kurduyle, Cerkeziyle, Abhaziyla hep bir olmus yuce Turk milleti"ne adayacagini gorunce televizyonu kapatacagim


24 Eylül 2009 Perşembe

Mahsun bizi diskoya götür


Mahsun Kırmızıgül'ün ikinci filmi "Güneşi gördüm" Türkiye'nin oscar aday adayı olmuş. Hayırlı uğurlu olsun. Filmi izlemedim, izlemeyeceğim. Nedeni basit; ilk filmi, Beyaz Melek'i izledim. Filmin tek olumlu tarafı artık ömrünün sonbaharındaki emektar tiyatroculara son demlerinde üç beş kuruş kazandırmış olmasıydı. 10 üzerinden 1,5'tan 2 alır "Beyaz Melek" benden. Şu durumda kimse 2 saatimi daha Mahsun Kırmızıgül için harcamamı beklemesin. Adam iki sene içinde Haneke olmadı herhalde. Ahanda buradan tüm samimiyetimle duyuruyorum; bu adam bu filmle Oscar alsın, ben de kendimi Türk ve Dünya sinemasındaki çöküşe dikkat çekmek amacıyla emek sineması önünde yakarım. Eğer bu yolda ölürsem vasiyetimdir; Mahsun sinemayı bırakıp edebiyata sarsın kendisini yürekten seven halkını mahçup etmeyip bir nobel de oradan çaksın.
P.S. Mahsun Kırmızıgül'ü, hatırlanacağı üzere GS'nin Manchester'ı eleyerek şampiyonlar ligine katıldığı sene "Alem buysa kral cimbom" şarkısı (adaptasyonu) ile tanıdık. Bu arkadaşı memleketin başına saran GS camiasını esefle kınıyorum. Bir de Mustafa Sandal patlamıştı aynı yıl, benzer şekilde "bu kız beni görmeli" şarkısını cimboma uyarlayarak. Ulan cimbom sırf zararsın ha...

Müteveffa Osman Ertuğrul Efendi


Devrik hanedanın en yaşlı üyesi, II. Abdülhamit'in torunu Osman Ertuğrul 97 yaşında vefat etti. Bu vesileyle devrik hanedanın çektiği yoksullukları anlatarak ajistasyon yapmak ve mevzuyu enteresan bir şekilde "Osmanlı mirasına sahip çıkmıyoruz" klişesine bağlamak Murat Bardakçı'nın, "ben zaten bunun dedesini de sevmezdim, yaşasın cumhuriyet" temalı yazılar da ulusalcı kalemlerin işi. Yurdum insanlarının da bu iki farklı çizgide saf tutarak cemaat oluşturması garip değil tabii ki. "Bu mülkün gerçek sahipleri"ne yapılan vefasızlıktan hicap duyanlar ve aradan geçen 80 yıla rağmen hilafetçilerin hortlamasından korkan paranoyakların oluşturduğu bir memlekette geçmişi yeniden kurmaya çalışan, buna kafa yoran Tedirgine gibi garibanların işi haliyle zor :)
Ancak hanedana yaklaşımlarını en çok merak ettiğim kesim de yine âkil ve alim tarihçi gürûhu. Kendimi tabii ki şu noktada kıçı kırık master sahibi olarak , bir tarihçi olarak görmüyorum. Bahsettiğim insanlar, ömürlerini Osmanlı tarihine vermiş, yıllarca arşiv tozu yutmuş, bu işi de "modern" tarihyazımı sınırları içinde yapmaya çalışmış garibanlar. Ömürlerini verdikleri, haklarında yazılmış yüzlerce makale, kitap okudukları hanedana herhangi bir sevgi/nefret duymayan bu mesleğin erbabları acaba karşılarında hanedana mensup birini görseler -ki II. Abdülhamit'in torunu gayet uygun bir örneklem- ne hissederler? Otopsisini yaptığı kadavranın evladıyla tanışan doktordan farklı bir ruh hali olsa gerek bu. Muhtemelen heyecanlanırlar ama bu heyecanın sebebi ne ola ki?

18 Eylül 2009 Cuma

Karşı devrim; Teknolojik devrim...


İran'da bugün Ramazan'ın son cuması olması dolayısıyla Kudüs yürüyüşü yapıldı. Reformcuların da yollara dökülmesiyle, olaylar çıktı. Kıçımızın dibindeki İran'da seçimlerden beri süren hareketlenmenin Türk medyasında hiç yer almamasını veya "İran'da neler oluyor"un tartışmasını yapmayacağım tabii ki blogda. Bir alt postta tedirgine'nin yazısını okuyunca ben de benzer bir teknolojik zıplamanın medyadaki yansımasını paylaşşmak istedim.

CNN'nin sitesine bir göz atarken gördüm yukarıdaki İranla ilgili haberi. Haberin yan tarafında da İ-report diye bir link var, tıkladığınızda şu yazı çıkıyor karşınıza:

"Are you in Iran? Send us your photos and videos of the scene around you. Please note that CNN may provide anonymity in cases where naming an iReporter may prove dangerous, so long as contact information is available. Please be careful not to identify yourself through the images you post on iReport.com. And as always, we ask that you do not expose yourself to a risky or potentially dangerous situation."

Demem o ki, eğer İran'da daha büyük dalgalanmalar olacaksa, teknolojik imkanlar sayesinde bu çok daha kolay olacak.